Nikos Kazancakis’in 2022 yılında bulunan, aynı yıl yayımlanan ve Türkçeye Hârun Ömer Tarhan tarafından çevrilen son romanı “Yokuş” Can Yayınları etiketiyle geçen ay raflarda yerini aldı. Otobiyografik unsurların ön plana çıktığı, felsefi/politik düşünümlerin roman sanatının önüne geçtiği metin iki dünya savaşının ardından oluşan karamsar atmosferde aydının ödevlerini irdeliyor. Ancak bu irdeleme adım adım romantik/milliyetçi bir izleğe dönüşmekte…

“Yokuş”un yayımlanacağını duyduğum ilk ân hayli heyecanlanmıştım. Sebebiyse birçoklarının yansıttığının aksine romanın Kazancakis’in “kayıp” romanı değil, “son romanı” olmasıydı. Ki yayınevi burada erdemli bir duruşla kitabı “Nikos Kazancakis’in ölümünden yıllar sonra keşfedilen ve ilk kez 2022’de yayımlanan son romanı” olarak tanıtırken bazıları ilgi uğruna olsa gerek, kitabı “kayıp” ilan etti. Dolayısıyla kitabı açar açmaz romanın bulunuşuna dair iştah kabartacak bir önsöz ile karşılaşmayı bekliyordum fakat maalesef… Önsöz yoktu. Yine de ufak bir bilgi verelim: Greek Reporter sitesinin haberine göre yazarın el yazmaları, bulunana kadar zaten Girit’teki Kazancakis Müzesindeymiş…

Girit, İngiltere ve Yalnızlık başlıklarını taşıyan üç bölümden oluşan kitabın başkahramanı Kosmas adında Giritli bir yazar. Noemi isimli Yahudi bir kadınla evlenerek baba ocağına dönüyor. Kosmas’ın ailesi kadını Yahudi olduğu için sevmiyor. Onu sevmeyenlere ölen babasının ruhu da dahil ki genç adamı en çok korkutan şey babası Mihail’in ruhunun kadına musallat olması. Kız kardeşi ise hoşlandığı adam ile buluşacakken Mihail tarafından hoyratça dövüldüğü için kendini senelerdir odasına hapsederek hayata sırtını dönen ve sevgisini yitiren bir kadın olduğu için Noemi’den daha ilk anda nefret ediyor. Biraz zorlamayla kısmen ılımlı görebileceğimiz anne figürünü ve genç kadına tiksintiyle bakan konu komşuyu hesaba katarsak Noemi’nin gelin evinden ziyade çilehaneye geldiğini söyleyebiliriz. Ancak ailesini savaşta kaybetmiş, türlü acılar çekmiş, sık sık düşüncelere dalarak hayatı sorgulayan genç kadın kendini Kosmas’a adamış gözükmekte. Nitekim onun bir ödevi olduğunu ve bunun için yola koyulması, eyleme geçmesi gerektiğini, bu uğurda kendini feda etmeye hazır olduğunu sık sık vurgulamakta. Zaten Girit’te ikisi de kapetanyos –milis güçlerinin başı– olduğu üzere “eli bıçak tutan dedenin, eli tüfek tutan babanın eli kalem tutan oğlu olan” bir aydın olarak ödevlerini yerine getiremeyeceği açık. Girit bölümündeki belki en vurucu sahne ölüm döşeğindeki dedenin diğer kapetanları çağırıp onlara tek tek hayatın anlamını sorması, aradığı cevabı ise öğretmen olan sonuncusunun kemençeyle çaldığı ezgide bulmasıdır. Nitekim, Kosmas’ın gidişini de dedenin ölümü hazırlamış ancak son yüreklendirme hamile karısı Noemi’den gelmiştir. Dedesinin “ucuz sayfalara uyduruk uyaklar” yazdığını söylerken haklı olduğunu belirterek Kosmas’a dünyayı kurtarma ödevini hatırlatır:

“Dünyanın yok olduğunu duyumsayan her ruhun onu kurtarmak için her şeye göğüs gerip elinden ne geliyorsa yapmak boynunun borcudur. Artık bundan sorumludur. Bilmeseydi hiçbir yükümlülüğü ya da sorumluluğu olmazdı, ancak artık…” […] “artık ne babam, ne anam, ne kardeşim ne de bir yurdum var, yalnızca sen varsın. Benden ayrılırsan kendimi yitiririm! Ama ben kendimi yitirsem de olur; yeter ki canım, sen yitip gitme!” (s.85)

Böylece, Kosmas kuvveden fiile geçmek, erdemi geri getirmek ve cümle aydına dünyayı Tanrı ve sevgi kavramları etrafında kurtarmak için çağrı yapmak üzere, başka bir deyişle Bergson felsefesindeki mobilizasyon kavramından hareketle İngiltere’ye gider; nitekim bu gidişin ardından, başından beri insanın bu dünyaya çocuk getirmeye hakkı olup olmadığını sorgulayan genç kadın da kendini zeytin ağacına asarak intihar edecektir ki son bölümün adı bu yüzden Yalnızlık’tır.

Nikos Kazancakis

Kosmas, oradaki arkadaşı Lewis’den aydınları evine davet etmesini ister ve bu davette “yabani bir Giritli” olarak fikirlerini açıklar. Bu kendini beğenmiş kodaman aydın tipolojisi içerisinde onu anlayan tek kişi komünizm ve Tanrı arasında ılımlı bir fikriyat kurmak isteyen İrlandalı kadındır. Kadın sayesinde işçi muhitlerini gezer ve kömür işçilerinin korkunç yaşamına şahit olur Kosmas. Buraya cehennem der ikisi de. Bunun suçlusu da Sanayi Devrimi, makineleşme ve bilimin etikten ayrılmasıdır: “Bilim ilerledikçe insanın etik açıdan yoksulluğu daha da geriye gidip ilkel bir hayvanlığa ulaşıyor.” (s.108)

Tabii aralardaki pasajlarda pek çok yerde özdek-tin-us kavramları hakkında düşünümlere rastlarız. Dionysos ile İsa özdeşleştiği zaman ise kurtuluş pusulasının yavaş yavaş Yunanistan’a döndüğünü anlamak zor olmaz.

“Özdeği güçten yoksun bırakmadan hafifletmeyi, tam da inceliğin başladığı yerden hafifletmeyi başarmıştır. Az daha ötede dursaydı, güçlü ama tutuk olurdu; az daha ileri gitseydi, sevimli ama güçsüz duruma düşerdi. Sıra dışılığı, çıplak göze görünmezi, eksiksiz dengenin sınırını bulup orada durdu. Yunan mucizesi işte budur.” (s.131)

Yunan sanatı ve Dionysos ile belli bir yönde akmaya başlayan düşünceler, kitabın sonuna doğru açık bir biçimde özetlenir. İlk yol Müjdeci Yahya Peygamber gibi gerçeği çöllerde bile haykırmak, ikinci yol Yunanistan’ı kurtuluş modeli almak, “en yokuş olan” üçüncü yol ise komünizmi yıkmaktır. Neticede Kosmas bu üç yolu tek potada eritir ve “Yunan mucizesi” ikinci defa zikredilerek seçilmiş ülke olarak kendi ülkesi karşımıza çıkar: “Görünen o ki Yunanistan’ın yazgısal görevi şudur: Ağır hayvanı tanrıya, özdeği tine dönüştürmek.” (s.185) Başka bir deyişle “beden ile ruhu eşdeğerli öz” kılarak üstün bir denge yaratmasıdır. Bunun temelinde de Tinsel Birlik’i –bir halk kurtulmadan hepsinin kurtulamayacağı denli birleşik bir örgütlenme– kurma yolunu açacak olan materyalizm-ruhsallık çatışması vardır. Artık düşünceleri berraklaşan Kosmas için onu yarı ruh haline getirerek “komünizm sonrası İnanç’ı” yazdıracak bir trajedi gereklidir: Bu noktada annesinden, Noemi’nin intihar ettiğini öğrendiği bir mektup alır. Bu trajediden Shakespeare trajedileriyle bezeli Yalnızlık bölümüne geçer. Noemi’yi aldatmaya çok yakın olduğu bir ân suratında lepralar çıktığı için Freud olduğunu anladığımız doktora gider. Doktor da onu Thebai (İstefe) çilecilerine, keşişlere benzetir ve ruhsallığı yakaladığını bir nevi tasdik eder. Böylece ruhsallığın doruğundaki Kosmas da kitabını birkaç haftada bitirir.

Kitabın teknik yönüne bakmak gerekirse roman özelliklerini ne derece taşıdığı tartışılır. Kurgu, yazarın düşüncelerini uzun uzun açıklaması için bir fon gibidir sadece. Düşünceler de anlaşıldığı üzere Bergson, Nietzsche gibi filozoflardan beslense de özünde romantiktir ki romantizm akımının tek bir politik yansıması vardır: Milliyetçilik. Tanrı, sevgi, kardeşlik, tinsel birlik gibi kavramlar bu yansımanın kulağa hoş gelen tınılarıdır yalnızca. Zaten dikkatli okur yazarın tanımıyla “sıcakkanlı, yaşamı seven ve ölümden korkmayan” insanlar olarak tanımlanan Giritlilerin bilhassa da “Giritli erkek” modelinin övgüsüyle sık sık karşılaştığının ayırdındadır. Nitekim, ölmek istediğini defalarca söyleyen ve kendinden nefret eden insanlar arasında hapsolan, üstelik bir can taşıyan Noemi’yi dedesinin “Etli butlu ol, tohum et yer, onu besle” sözüyle teskin etmesi ve bu ataerkilliği “eğilip ayaklarını öpüyorum” gibi duygusal mayajlarla gizlemesi kısmen de olsa idealize edilen Giritli erkek modelini pekiştirir nitelikte. Ancak yine dikkat buyurmak gerekir ki bunu kasten yapıyor gibi değildir yazar, öyle ki Giritli olmaklık istemsizce kaleminden taşıyor gibidir. Bu bağlamda, romanın otobiyografik yönü pek kuvvetli olan bir metin olduğunu belirtmeli.

Özetle, “Yokuş”u bir romandan ziyade son romanını yazan ve son yıllarına yaklaşan Kazancakis’in fikir dünyasıyla hemhal olma kitabı olarak görmek daha doğru olacaktır. Zira düşüncelerin ve ideolojinin, roman sanatının ve estetik veçhenin önüne geçtiği bir anlatı karşımızdaki. Belki bunun farkında olan Kazancakis, kitabı bu yüzden yayımlamamıştır, belki de onu sonraki eserleri için bir taslak olarak hazırlamıştır, kim bilir… Her halükârda metin merkezli okumanın dışında bir yargıya varmak için el yazmalarının öyküsüne kavuşmamız gerekiyor.

Metin Yetkin