Hollandalı yazar Gerbrand Bakker, 1962 yılında doğmuş, çiftçi bir ailede büyümüş ve Amsterdam üniversitesinde Hollanda Dili ve Edebiyatı okumuştur. Yukarıda Ses Yok yazarın ilk kitabı ama bir ilk kitap için insanı hayran bırakan güçlü bir kurgusu, okuyucuyu da mekanın içine alabilen detaylı bir anlatısı, gerçeğin acıtan tarafını, hayatı elimizden koparıp alan travmaları dramatize etmeden aktaran yalın ama yakıcı bir dili var.

Yatalak babasıyla küçük bir çiftlikte yaşayan, insanlardan uzak sıradan bir hayat süren 55 yaşındaki çiftçi Helmer van Wonderen, bir gün bir mektup alır. Mektup 19 yaşında bir trafik kazasında kaybettiği ikiz kardeşinin sevgilisinden gelmektedir. Bu kayıpla birlikte hayatının anlamının ve varlığının bütünlüğünün bozulduğunu düşünen Helmer, bir yandan da varlığını sürdürebilmek için gündelik hayatın gereklilikleriyle kendini oyalamaktadır aslında. Riet’in mektubu ve ziyareti, Helmer’ın çelişkilerle dolu yaşamının kapsısını da aralar okuyucuya.

Bakker, anlatıyı tamamen esas karaktere bırakmış. Başından sonuna kadar bütün hikayeyi Helmer’ın anlatısıyla aktarmak yazarın güçlü kurgusunun en önemli özelliği bence. Helmer’ın kendini anlatma derdi yok; okuyucudan bir onay beklemiyor, sadece aktarıyor. Lienear bir anlatısı yok; nesnel zamanı ve Helmer’ın ikiz kardeşini kaybettiği anda duran ve ilerlemeyen öznel zamanı sürekli iç içe anlatıyor. Yaşadığı anın aktarımı ile anılarının karşılaşması var. Sıradan bir gününü anlatırken, bulunduğu yerde 9 yaşında ya da 19 yaşında yaşadığı, kendisini derinden sarsan bir anıyla karşılaşabiliyoruz. Metnin yalın, sıradan bir hayatı resmettiği satırlarının arasında, Helmer’ın evin yukarısına taşıdığı eşyalar ve fotoğraflar ya da dişbudak ağacında onları izleyen leş kargası gibi metaforlarla ifade edilen, varoluşun temel meselelerini sorgulayan çelişkiler var. Bunlardan ilki ölüm ve yaşam: İkiz kardeşinin ölümü Helmer için somut bir bedende var olan diğer yarısının yok olması, kendisinin 19 yaşında yarım bir adam olarak hayatını sürdürmek zorunda kalması anlamına geliyor: “Yıllardır yarım yapıyorum her şeyi. Yıllardır bedenim yarım. Ne omuz omuzayım ne göğüs göğüse; ne de yan yana olabilmenin doğallığı var yıllardır.” (s.179)

Aynaya baktığında gördüğü, kimi zaman ikizi Henk’in tuhaf bakışlarına dönüşüveriyor. Yanındakinin kalp atışını duyduğunda kendi kalbinin olduğunu düşünecek kadar yakın hissettiğini hatırlıyor. Bu kadar yakın hissettiği ve sevgisinden beslendiği birini kaybettikten sonra, içinde kocaman bir boşlukla yaşayan bir insana dönüşüyor. Babasının okulu bırakıp, çiftliğe dönüp Henk’in kaldığı yerden işleri yürütmesini istemesini, hiçbir tepki vermeden kabul ediyor. Dişbudak ağacında her gün onları izleyen leş kargası, yaşam içerisinde ölümün engellenemez varlığının en güzel metaforu olarak sunuluyor okurlara. Bir nevi kendisinin diğer yarısı olan Henk’in hâlâ hayatlarının içerisinde olmasını ifade ediyor.

Kitabın başında Helmer’ın yatalak babasını üst katta bir odaya taşımasına tanık oluyoruz. Babasıyla birlikte bir takım eşyaları ve fotoğrafları da yukarı çıkarıp kendisine aşağıda bir yatak odası yapıyor. Bir nevi geçmişi bilinçaltına kaldırıp sessizliğe gömme isteği var. Annesi ve babası tarafından sevilmemiş bir çocuk Helmer. Hiç öpülmemiş, hiç okşanmamış, hiç sohbet edilmemiş. Henk her zaman babasının gözbebeği olmuş. Annesi sevgiye dair hiçbir dokunuşta bulunmadığı gibi babasının bencil ve zorba tavırlarına da hiç müdahale edememiş. Henk’in bir kız arkadaş edinip sevgisini ve ilgisini onunla paylaşmaya çalışması da Helmer’ın unutulmuş ve ötelenmiş biri olma duygusunu daha da körüklemiş.

Romandaki başka bir sarsıcı çelişki de acımasızlık ve vicdan duygusudur. Hayatını mahvettiği için bir yandan babasından nefret edip onu ölüme terk edecek kadar acımasız ifadelerde bulunurken, her şeye rağmen babasına ve çiftliğe bakmasını söyleyen vicdanının sesini dinliyor.

Sevdiklerimizle olan ilişkilerimizde, haz ve insan ilişkileri birbirinin içine geçmiş bir şekilde yapılanır. Bu bağ, yani insan ilişkileri ile hazzın ilişkilendirilmesi sağlıklı bireyleri oluşturan ve bireyleri birbirine bağlayan nörobiyolojik bir yapıştırıcı görevi görür. Sevdiğimiz ve saygı duyduğumuz insanlardan gelen kabul, ilgi ve şefkat en değerli ödüllerdir. Aynı şekilde var oluşumuzu derinden sarsacak en güçlü acı; bu kabul, ilgi ve şefkatin kaybıdır.

Yazarın ustalıkla aktardığı bir diğer çelişkiyi; hayal kırıklığı karşısında umudu, Helmer’ın yanaşma Jaap’la olan ilişkisinde görüyoruz. Jaap da çiftlikte bir öteki olarak yaşamını sürdürüyor. Helmer dışında kimse onunla konuşmaz ve de çiftlikteki hiçbir olaya dahil edilmez. Jaap ona paten kaymayı öğreten, onu dinleyen, ona sarılan, hatta kederli bir anında onu öperek sakinleştirmeye çalışan bir nevi baba oluyor Helmer için. Jaap’la vakit geçirdiği anılar, var olduğunu hissettiği tek zamanlar. Unutulmuş bir çocuğun yaşadığı hayal kırıklığı karşısında her şeyin düzeleceğine dair telkinde bulunan ve yaralarını saran bir başkasının verdiği umut, bizi geri dönüp kendi anılarımızda gömdüğümüz çelişkilerimizi ortaya çıkarmaya itiyor.

Edebiyat, insanı ve yaşamını aktarma yolunda diğer bilim dallarından beslenir. Bakker’in insan psikolojinin travmalar karşısında verdiği ağır tepkileri çok yalın bir dille aktarması bir okuyucu olarak beni kitaba bağlayan en önemli özellikti. Yaşamımızda acıyı, öfkeyi, hayal kırıklığını dibine kadar yaşayıp umudun varlığı yeniden oluşturan gücüne sarılmamızı salık veren bu güzel öyküde, Helmer’ın otuz yıl boyunca sakladığı, ikiziyle olan ilişkisindeki güçlü aidiyet duygusunu yansıtan şiirle (s. 191) bitirmek istiyorum yazımı:

Özlemek ve Kovalamak
Neden – gözlerimi kapadığımda
yatakta ya da fikrimde –
devamlı görürüm
saçlarını, burnunu, göğsünü?

Bazen kendimi görürüm
bir aynada ya da camda
seni gördükten hemen sonra:
kendi yarım bedenim.

Gençsin, güzelsin ama
benzediğimi düşünürüm sana
burnum, göğsüm, saçlarım
Tıpkı işte seninki.

Züleyha Çelik