Özay Erdem

Kitaptan başımı kaldırmadan göz ucuyla masadaki su birikintisine baktım. El ayası büyüklüğündeydi. Görmezden gelmek için uğraştım. Fakat her paragraf bitiminde o emredici ses yankılandı kafamın içinde ve tekrar birikintiye bakma ihtiyacı duydum: “Masayı koruyun!”

Hemen mutfaktan peçete getirip masayı korumalıydım. Ama bir sayfa daha okuma isteğim buna engel oluyordu. Şurayı da bitireyim o zaman kalkıp getireceğim diyordum içimden. Bu şekilde tam beş sayfa daha okudum. Önümdeki kahvaltı tabaklarının intizamlı dizilişleri, çaydaki tomurcuk kokusu ve kitabın merak uyandırıcı olay örgüsü beni bağlamıştı. Yerimden kalkarsam büyüyü bozacağımdan korkuyor, belki de üşeniyordum. Ses ise kafamın içindeydi ve susmuyordu: “Bunun cinsi maun, değerlidir. Masayı koruyun!” Güçlükle satırlara odaklanıyor, duymazdan geliyordum. İnsan rahatını böyle bir şey için bozmamalıydı.

Asya benim gibi değildi, kahvaltı bitince masada oturmayı sevmezdi. Berjer koltuğa bağdaş kurmuş, birkaç gün önce süpermarketten aldığı çengel bulmaca kitapçığını çözüyordu. “Manisa’nın bir ilçesi,” dedi kendi kendine, “Yedi harfli… Salihli…” Altıncı sayfamı okurken durakladım. Yerimden kalkmadan bu problemi çözebileceğim bir yol gelmişti aklıma. Dirseğimi masaya dayayıp belli etmeden kazağımın koluyla silebilirdim o birikintiyi. Sandalyemi biraz daha öne çektim. Dirseğimi masaya yavaşça koyup belli belirsiz kaydırdım kaygan zemininde. Mavi benekli zeytin tabağının oradaydı. Tam birikintinin o tuhaf şeklini bozacakken durdum. Eğer bunu yapacak olursam -fark ettim ki- bu sefer de ıslak bir giysiyle rahatım bozulacak ve üstümü değiştirmek için kalkıp yatak odasına gitmem gerekecekti. Böyle bir şey için insan rahatını bozmamalıydı. “Kısa tüylü bir tür av köpeği…”

Yedinci sayfamı okurken o günü daha ayrıntılı olarak hatırladım. Kayınpederim Lütfullah Bey’i ve kayınvalidem Nursultan Hanım’ı kahvaltıya bize davet etmiştik. Aynı binada altlı üstlü oturuyorduk ve zaman zaman çeşitli vesilelerle bir araya geliyorduk. Asya çaydanlığa uzak kalınca ben doldurmuştum o gün çayları. Aslında lafını etmeye bile değmez basit bir şeydi. Demliğin altında biriken suyu çaydanlığın ağzına sıyırmayı unutunca masanın üstüne birkaç damla düşmüştü, o kadar. Hatta bir tanesi de bacağımı yakmıştı. Kayınpederim o sırada bakışlarıyla manzaranın röntgenini çekmiş, ardından masada duran kâğıt havludan kopararak -suratında asık bir ifadeyle- önüme kadar uzanıp tek seferde silmişti ıslanan bölgeyi. Peşinden de dik dik bakarak, “Seyfi,” demişti, “bu tür masalara ne olacağı belli olmaz. Maun cinsidir, su ve nemi kaldırmazlar. Dikkat edin. Masayı koruyun.” Sonraki çay dolduruşlarımda damlacıkları sıyırmayı unutmamıştım. Ama her seferinde de hatırlatmayı ihmal etmemişti: “Masayı kolla Seyfi… Masayı koruyarak dök Seyfi… Masaya dikkat…” Artık istiyordum ki demlikteki çay bitsin de doldurmak zorunda kalmayayım.

Asya oturuşunu değiştirip bacak bacak üstüne atmıştı. Gözlerini kısmış düşünürken mırıldanıyordu: “Reçel ve şerbeti yapılan ekşimtırak meyve…” Hayalime birden memleketteki vişne bahçemiz düştü. Sonra peşi sıra gelerek özlemin halkaları iç içe geçti. İlçe meydanındaki kol kalınlığında akan su, evlerinin önüne tabureler koyup çay içen teyzeler, her caddede kurulan karpuz sergileri, dallarını fazla meyveden dolayı zor taşıyan kayısı ağaçları, dondurma diye meyve aromalı buzları yalayan yüzleri terli çocuklar… Memlekete gitmeyeli aylar olmuştu… Sekizinci sayfanın ortasına gelince yine gözüm kaydı su birikintisine. Sanki azalmıştı. Masa sakın suyu çekmiş olmasın diye düşünüp paniğe kapıldım. Sağıma soluma bakındım silmek için bir bez ümidiyle. Asya’dan çekinmesem sehpadaki dantelli örtüyü çekip alacaktım. “Masayı koruyun… Bir kez suyu emerse geri dönüşü yoktur… Masa sivilcesi denilen tümsekler meydana gelir…” Gerçekten olabilir miydi? Su azalmış mıydı yoksa bana mı öyle geliyordu? Yeniden baktım. Sanki şekli bozulmuş gibiydi. “Ben dememiş miydim!” diyen, alttan alta azarlayan sesini hayal ettim Lütfullah Bey’in, gözlüğünün arkasındaki dik mavi bakışları canlandı gözümde. Kesin kararımı verdim o anda, kalkıp peçeteyi alacaktım mutfaktan. Aslında sofraya her zaman koyardık ama aksi gibi bugün unutmuştuk işte. Pazar keyfimize engel olmamalıydı bu durum. Çengel bulmacaya iyiden iyiye dalmış görünüyordu Asya, bir eli çenesindeydi şimdi ve bulduğu cevabı yazıyordu. Fakat yerimden kalkmak için hamle yapınca başını kaldırdı birden. Hemen pozisyonumu değiştiriyormuş gibi yaparak geriye oturmak zorunda kaldım. Biliyordum ki şimdi kalkarsam Asya bütün masayı toplamak için ayaklanacak ve pazar keyfim erkenden bitecekti. Oysa ben vişne reçeli, kara zeytin, küp peynir ve sarı kırıntılar kalmış yumurta tabağıyla oturmayı seviyordum.

Hatırlıyorum. Lütfullah Bey o emri vermeden önce birçok defa su damlacıklarını misafir etmişti masa. Hiçbir şey olmamıştı. Umursamamayı denedim bu yüzden. Böyle bir şey için insan rahatını bozmamalıydı. Çayımı tazeledim. Hatta inat ederek suyunu da sıyırmadım ve birkaç damla daha katıldı birikintiye. Kendimi romana verdim. Oluyor gibiydi. Umursamamayı öğrenmiştim sanki. Pazar keyfimin tadını çıkarmalıydım. Onuncu sayfayı okurken zil çaldı.

Elinde bulmaca kitabıyla odadan çıktı Asya. Kapıyı açınca kayınpederimin sesini duydum. Birden elim ayağıma dolaştı. Az önceki kararlılığım yerle bir oldu ve ne yapacağımı bilemedim. Tekrar sağıma soluma bakındım. Koltuktaki kırlentlerden birini alıp su birikintisine bastırmak geldi içimden. Ancak yakalanma korkusuyla vazgeçtim, aniden odaya girebilirlerdi. Tek çarem kalmıştı. Dirseğimi masaya koydum ve kaydırdım birikintiye doğru. Fakat birden o tuhaf şekli -yeni katılan damlalarla- memleketimin siyasi haritasına benzetmiştim. Yine vişne bahçeleri, dallarını zor taşıyan kayısılar ve taburedeki teyzeler canlandı gözümde. Annemin elini öperken gördüm kendimi hayalimde. Yapamadım…

Odanın kapısı açıldı. Asya tek başına girdi içeriye ve koltuğuna kuruldu bir kez daha. Şaşırdım, Lütfullah Bey neredeydi? “Elini yıkıyor lavaboda,” dedi karım. “Mutfak dolaplarını boyuyormuş, boyası yetmeyince bizden almaya gelmiş.” Bir kez daha şaşırmıştım. Oysa daha dün kayınpederime bir kova boya vermiştim. Acaba onu mutfak dolabı için değil de başka bir iş için mi kullanmıştı? “Çek Cumhuriyeti’nin para birimi,” dedi Asya.

Az sonra öksürük sesleri geldi holden. Can havliyle bir hamlede bulundum. Kahvaltı tabaklarıyla etrafını çevirdim birikintinin. Asya bir kaşını kaldırıp baktı fakat Lütfullah Bey içeri girince dikkati dağıldı. Kayınpederim selam verip masanın tam karşısındaki koltuğa oturdu. “Sizin şu lavabodaki ayna,” dedi bana hitap ederek, “vidası gevşemiş. Bir tornavidayla sıkın.” Başımı salladım olur anlamında. Sonra Asya masaya davet etti babasını. Bir şeyler yemesini istedi fakat Lütfullah Bey kahvaltımızı yaptık deyince rahat bir nefes aldım. “Hiç olmazsa bir çay iç baba?” Kayınpederim bunun üzerine kalkıp masaya doğru yürüdü, karşıma oturarak, “İçelim bari bir bardak,” dedi, “tomurcuk kokusu bana kadar geldi.” Kalbim -ne kadar saçma bulsam da düştüğüm durumu- küt küt atıyordu. Demliğin altını dikkatle sıyırıp doldurdum çayını. Bardağından bir yudum alınca birikintinin çevrili olduğu kahvaltı tabaklarına kaydı gözü kayınpederimin. “Vişne değil mi şu?” dedi. “Bizim tarladan,” deyip onayladım, “annem iki hafta önce göndermişti memleketten. Bir kavanoz da Asya size getirecekti.” Bulmacadan başını kaldırdı karım, “Verdim verdim,” dedi. Fakat Lütfullah Bey, “Ben görmedim,” diyerek reçel tabağını uzatmamı istedi, “tadına bakmak istiyorum.” Gerildiğimi hissettim, tabağı uzatırsam birikinti ortaya çıkacaktı. Asya konuşarak bana zaman kazandırdı. “Yapma baba,” dedi, “geçen hafta sizde kahvaltı yaparken bir tabak reçeli neredeyse tek başına bitirdin. Bizimle alay etme,” diyerek güldü. Lütfullah Bey kızına cevap vermedi, “Sen uzat şu tabağı,” dedi bana dönerek. Çaresiz kalmıştım. Tabağı iki yanından kavradım ve tam o anda bir mucize oldu. Telefonum çaldı. Ekrana bakınca gayriihtiyari gülümsedim. Ne kadar engellesem de onlardan kurtulamamıştım. İlk defa bir işe yarayacaklar diye düşündüm. “Dükkândan eleman arıyor, yeni boyalar gelecekti,” diyerek açtım telefonu, mekanik ses konuştu: Ayda sadece otuz liraya abonemiz olmak ister misiniz? Yaza özel kampanya ve fırsatlardan yararlanmak şimdi çok kolay. “Sesinizi alamıyorum, bekleyin oda değiştireyim, çekmiyor galiba.”

***

Yeniden oturma odasına döndüğümde Asya ve kayınpederimi masada beraber bulmaca çözerken buldum. Reçel bitmişti. Birikintiye, memleketime baktım. Artık yoktu. Lütfullah Bey sezmiş olmalıydı bakışımı, “Maun ağacından bu masa,” dedi, “sıvıyı çabuk emer. Masayı koruyun.” Ardından bir kenarda duran mendilini gösterdi tutup kaldırarak, onunla silmiş olmalıydı. Yeniden bulmacaya döndü kayınpederim. Kızıyla kafa kafaya verdiler. Bu kadar mıydı? Ne olmuştu şimdi, bir şey anlamamıştım. Hani neredeydi o ben dememiş miydim ile başlayan ve insanı alttan alta azarlayan konuşması? Ortada bir tuhaflık vardı. Tekrar boya almaya gelmesi, vişne reçelinden habersiz olması ve şimdi de masa için sağlam bir azar fırsatını kaçırması. Bunlar Lütfullah Bey’in yapacağı şeyler değildi.

Birazdan Asya kilerden boyayı getirip verdi babasına. Kapıya kadar geçirdik kayınpederimi. Oturma odasına döndüğümde pazar keyfimin bittiğini anladım. Fakat aklım karışmıştı ve bir anlam veremiyordum olanlara. Kahvaltı tabaklarını götürürken Asya’ya yardım ettim. Bir aralık masada açık duran bulmacaya ilişti gözüm. Bir tanesini gözden kaçırmış olmalıydılar. Cevapsız duruyordu çünkü, okudum: Beyin hücrelerinin etkin görevini yürütememesi sonucunda ortaya çıkan yaşlı hastalığı. Gayriihtiyari çıktı cevap ağzımdan: Alzheimer. Bir damla gözyaşım yavaşça süzülüp masaya düştü.

Özay Erdem