Enver Özkardeş

Memuriyete başladığımdan beri Bahadır’ın yani benim daha doğrusu içimde gizlenerek yaşayan diğer Bahadır’ın küçük hesapları yüzünden, maaşı aldığım onca yıl şöyle bir meyhaneye gidip de gönlümce yiyip içemedim. Ne zaman ki gözüme kestirdiğim bir meyhanenin önünden geçsem vitrindeki yemeklere, mezelere ve içkilere alıcı bir gözle bakar, baktıkça da iştahım sanki kabartma tozu yutmuş gibi kabardıkça kabarırdı hatta midemden sevinç çığlıkları niyetine çıkan kuru gurultular duyulurdu. İşte o vakit fiyatların pahalılığı ile İçimdeki Bahadır’ın cimriliği arasında pinpon topu gibi bir gider bir gelirdi aklım. Öyle ki bir süre sonra kendimi vitrinin önüne dikilmiş heykel gibi hissederdim. Her seferinde de hayalimin bakiyesini bir sonraki ayın maaşına devrederdim. Sonraki maaş günü geldiğinde yeni bir hayalin kutusunu sevinçle açar, her şeye sil baştan yeniden başlardım. Hayalimin jeneriği ise aklımın ekranında şöyle dönüp dururdu: Maaşı alınca gözümü karartıp parayı pulu hiç düşünmeden içimdeki Bahadır’a inat doğruca şöyle güzel bir meyhaneye gidip dilediğimce yiyip içiyor, oturduğum masaya hangi yemeğin ve rakının geleceğine ise menünün resimli tarafına bakarak gönlümce karar veriyordum. Sonra da sağ elimi havaya kaldırıp elimi bir kalem gibi tutarak boşluğa yazı yazıp hesabı istiyordum garsondan. Garsonun getirdiği hesabı öderken de cüzdanımdan çıkardığım paraları içimdeki Bahadır’ın göz çukurlarına dolan şaşkınlığa baka baka yüzümde çiçek gibi tomurcuklanan gülümsemeyle ödüyordum. Bahşişi de unutmuyordum tabii. İşte hepsi bu kadar! Bu kadar basit olan hayalim için ne zaman ki gidip hayalime yakın bir mekâna otursam, gerçekte durum hiç de o kadar basit olmuyordu ama. Daha menüyü açar açmaz içimdeki Bahadır’ın yaptığı ilk iş, menünün fiyat tarafına bakmak oluyordu hemen. Sonra da fiyatların yüksekliğini görünce sanki kaçak kat çıkmışım gibi hemen kepçeyi vurup yıkıyordu bütün hayalimi. Ne yaparsam yapayım içimdeki pinti Bahadır’ın para harcama korkusundan bir türlü kurtulamıyordum. Yıllardır bir kâbus gibi, aklımın pantolon cebinde taşıdığım akrepti sanki Bahadır. Hele ki es kaza birkaç arkadaşla bir meyhaneye girmişsek tespih boncuğu kadar ecel terleri döküyordum bu Bahadır’ın yüzünden. Arkadaşların fiyatları umursamadan sipariş verdiği anlarda onlara aklını kaybetmiş birer deli gibi bakıyordu içimdeki Bahadır, oysa ben içten içe deli gibi imreniyordum. Garsonun tepemde dikilerek elinde silah gibi tuttuğu kâğıt kalemle gözlerini gözlerime nişan alıp da “Siz ne alırsınız?” sorusuna karşılık ben de bir an menüdeki bütün yemek ve içkilere gözümü doyururcasına tek tek göz gezdiriyor, sonra aklımın her bir köşesine salça gibi dağılmış cesaretimi toplayıp tam şöyle ağzıma layık bir menü sipariş edecekken araya birden yine Bahadır girip, “Çorba,” diyordu, haliyle de bütün iştahım ardına bakmadan kaçıyordu hemen. (Laf aramızda bu Bahadır’ın yüzünden arkadaşlar arasında adım çorbacıya çıkmıştı.) Üstelik içimdeki Bahadır yetmezmiş gibi bir de hemen arkasından garsonun “ÇORBA” diyerek siparişi teyit etmesiyle çorba sözcüğü sanki ağzında ramazan topu gibi patlayıp meyhanenin her yerinde yankılanıyordu. O an kafalarını masalarındaki yemeklerden bir anlığına kaldırıp da bana bakan müşterilerin gözlerinin ortasında duran tabak tabak pirinç pilavını, patlıcan musakkayı, kadınbudu köfteyi, Arnavut ciğerini ve kuzu güvecini görüyor, gördükçe de oturduğum koltukta kırmızı bir mercimek tanesine dönüyordum. Oysa içimdeki Bahadır’ın hiç umurunda bile olmuyordu bu nahoş durum. Sonra masadaki arkadaşlar yemeklerini yemiş, içkilerini içmiş hatta üstüne tatlı bile söylemişlerken biz de içimdeki Bahadır ile bitirmeye kıyamadığımız çorbamızın son kaşığını bu defa tatlı niyetine yerdik. (İçimdeki Bahadır’a göre güya arkadaşlara eşlik ediyormuşuz!) Üstelik hesabın istendiği vakit “İşte başlıyor cenaze töreni,” diye bir de dalga geçiyordu. Hesap tabağına bir bir bırakılan paraları gördükçe, her birinin içinde yüzükoyun yatan yüzlüklerin, elliliklerin ve yirmiliklerin olduğu cenaze tabutları geçiyormuş gözünün önünden. Bir de mezarlıkta dua okuyan imamın cebine sıkıştırılır gibi garsona verilen o bahşişlerin küçük küçük tabutları da geçiyormuş tabii. Hem ben niye üzülüyormuşum ki bizim yediğimiz içtiğimiz yalnızca bir çorba değilmiş, hem çorbaymış hem ana yemekmiş hatta hem de tatlı niyetine yediğimizden koca bir menüymüş aslında. Ayrıca içki de sağlığa zararlıymış zaten. İçmesek de olurmuş. Zamanla yemeye içmeye çok para harcama korkusuna karşı İçimdeki Bahadır’ın geliştirip bana yutturmaya çalıştığı bir tür psikolojik oyundu bu.

Bir gün baktım bu iş böyle olmayacak, “En iyisi İçimdeki Bahadır’ı karşıma alıp adam akıllı bir konuşayım,” dedim. Onunla yüzleşme vakti çoktan geldi de geçiyordu bile. Tam banyoda aynanın karşısında tıraş oluyordum ki, fırsat bu fırsat dedim. Öksürerek sesimin önündeki tüm engelleri kaldırdım, sert bir sesle, “Bana bak Bahadır!” dedim. Aynada birden tedirginleşen bir çift gözün içine kendimden emin ve sertçe baktım. “Hayallerimi yıkmaktan vazgeç artık. Senin şu anlamsız korkuların yüzünden yıllardır basit bir hayali bile yaşayamadık be!” Hiç beklemiyordu tabii ona yaptığım bu ani taarruzu. Bozuntuya vermeden devam ettim konuşmaya. “Ulan senin yüzünden evle iş arasına sıkışıp kaldı bütün hayatım. Acıkırım diye sıçmaya korkuyorsun. Öleceksin oğlum! Ö LE CEK SİN! Şu üç günlük dünyada bu kadar kemer sıkmaya değer mi oğlum? Altı üstü birkaç kadeh rakı içip yanına da birkaç güzel meze ve yemek yiyeceğiz hepsi bu. Bu kadar küçük lan hayalimiz. Nah bu kadar! (Küçüklüğü vurgulamak için sağ elimin başparmağını işaret parmağım ile aynı düzlemde hafif aralıklı bırakarak gösterdim İçimdeki Bahadır’a) Bunu da mı çok gördün bize BAHADIR? Senin yüzünden adımız çorbacıya çıktı be!” dedim. İçimdeki Bahadır’ın gözü birden boşa akıp duran çeşmeye kaydı. “Bu da boşuna akıyor, su faturası kabarık gelecek yine,” dedi ve birden kapattı musluğu. O an sinirden gözüm döndü, tepem attı, “Lan sikmişim su faturasını, ben burada götüme mi konuşuyorum, sen hâlâ neyin derdindesin? Al lan! Sonuna kadar açıyorum musluğu!” diyerek musluğu sonuna kadar açtım. Bahadır’ın eli bir an tekrar musluğa gider gibi oldu. Elimi havada yakalayıp tuttum, “Sakın ha! Kırarım bu eli anam avradım olsun!” dedim. Konuşmaya devam ettim. “Değer mi ha? Geberip gideceğiz günün sonunda. Bu kadar hesap kitap yapmaya değer mi hayat?” dedim. Artık boş boş suratıma bakıyordum aynada. Bağırmaktan iyice yorulmuştum. Bir süre İçimdeki Bahadır’ın gözünün içine baktım. Sonra susarak konuştum bu sefer. İçimde biriken her şeyi döküp saydıktan sonra üzerimden bir ton yük kalkmış gibi rahatladığımı hissettim. Tüy gibi hafiflemiştim nerdeyse. Birden içimdeki Bahadır’ın aynadaki gözleri yavaş yavaş parlamaya başladı. Konuşmam ilaç gibi tesirini gösterip kana karışmaya başladı galiba diye düşündüm. Sanki yumurtasının kabuğunu içten kırarak dünyaya kafasını uzatan civciv gibi başını yavaşça yukarı doğru kaldırdı. “Tamam ulan! Yiyip içelim, satalım anasını bu dünyanın,” dedi ve arkasından hayata ve dünyaya çok pis bir küfür etti. Matruşka bebekler gibi içimden yeni bir Bahadır çıkmıştı adeta. Gözlerimde parlayan o ışığı görünce, “Tamam,” dedim, “oldu bu iş.” Sevinçten birbirimize sarılıp deliler gibi hoplaya zıplaya dans ettik evin içinde. İçimdeki Bahadır bir ara koşup banyoda boşa akan suyu kapatıp geldi. Dans etmeye kaldığımız yerden devam ettik sonra.

Maaş günü dönüp dolaşıp gelmişti yine. İçimdeki Bahadır ile daha önce planladığımız gibi akşam işten çıkar çıkmaz doğru Ankara’nın en güzel, tarihi bir meyhanesine gittik. Kendimizden emin ve vakur bir şekilde girdik kapıdan. Sanki zaman makinesine girmiştik de on yıllar öncesine gitmiştik. Öylesi bir hava vardı içeride. Mekân insanların üzerinde ne kadar da tesirliymiş meğer! Meyhanedeki gramofon plakta Münir Nurettin Selçuk’tan Dönülmez Akşamın Ufkundayız çalıyordu. İçimdeki Bahadır, “Babam da çok severdi rahmetli,” dedi. Gülümsedim ve başımla onayladım onu. Hemen önümüzde bitiveren garsonların hepsi torna tesviyeden çıkmış somun gibi aynı siyah takım elbiseli ve ince bıyıklıydı. Her biri sırasıyla, “Hoş geldiniz efendim!” diyerek bizi resmi bir geçit törenindeymişiz gibi karşıladılar, sağ olsunlar. Biz de onlara gülümseyerek mukabele ettik tabii. Birer ok işareti gibi havada asılı duran kollarıyla oturacağımız masayı gösterdiler nazikçe. İşlerini severek yaptıkları yüzlerinden belliydi. Bu devirde işini severek yapan insan pek bulunmuyordu. Az sonra seçenekler arasından gözümüze bir masa kestirdik; daha doğrusu Bahadır beğendi masayı, meyhanenin ortasına doğru hoş bir masaya oturduk. Oturur oturmaz da şöyle göz ucuyla etrafımıza bakıp süzdük. Meyhane oldukça hususi bir mekân olduğundan müşterilerin teveccühü de bir o kadar mazhar olmuştu haliyle. Müşterilerin kafalarındaki fötr şapkalara bakıp hepsini Cumhuriyet dönemine yeni intibak etmiş Osmanlı münevverlerine benzettik bir an. Biz kendi kendimize konuşup gülüşürken o sıra garsonun biri elinde menü ile geldi masamıza. “Buyurunuz efendim,” diyerek uzattığı menüyü görünce o an dikkatinazar ile birden bakıverdik. “O gün bugün işte,” dedim. Kendimizden emin bir şekilde elimize aldık hemen menüyü. Yıllar bir film şeridi gibi gözümüzün önünden nasıl da geçip gidiyordu. Geride bıraktığımız onca yenmemiş yemeklerin ve içilmemiş rakıların aziz hatırasına binaen yavaşça açtık menüyü, sonra eski bir albüme bakar gibi sayfaları birer birer yavaşça açıp baktık güzelim mezelere, yemeklere ve içkilere. Yanı başımızdaki garsonun merakla ve sabırsızlıkla beklediği siparişimiz için gözümüzün içine dikkatle baktığını fark ettik bir an. Onu karşımıza oturtup bu anın bizim için ne kadar önemli olduğunu, şurada geçen her bir saniyenin kim bilir ömrümüzün kaç hatırasına bedel olduğunu uzun uzadıya anlatmak isterdik ama garsonun gözünün feri itfaiye sireni gibi yanıp söndüğünden, bunun imkân dâhilinde olmadığını gayet iyi biliyorduk. Siparişi vermeden önce ilk olarak geride yıkık dökük bıraktığım o kadar enkazıhayalin benim için mukaddes olan anısına binaen içimdeki Bahadır’ı birkaç saniyelik saygı duruşuna davet ettim. O da sağ olsun suçluluk duygusuyla eşlik etti bana. “Hadi ama oğlum suçlama artık kendini,” dedim. Yüzünde birden çiçek açtı sanki. Tam siparişimizi verecek olmanın heyecanıyla ağzımı açmıştım ki ne olduysa işte tam o anda oldu. Seçtiğim yemeklere son kez bakmak için gayriihtiyari bir şekilde menüyü tekrar açıverdim. Galiba midemden önce gözümün doyma isteği bu yeniden bakma arzum, diye düşündüm saf gibi. Eşek kafam nereden bilebilirdim ki son saniye içimdeki Bahadır’ın bana kazık atacağını. Ulan insan kendine bile kazık atar mı be! Menünün resimli sayfasını açar açmaz içimdeki Bahadır göz ucuyla birden yaptı yine yapacağını. Son anda yine fiyatlara baktı. Sanki kafamın içine çığ düşmüştü. O an ödenecek bi dolu büyük rakamlı faturaların altında kalmıştı aklım. Babam, “Ağzında bal olan arının bile götünde iğne var oğlum, sakın güvenme öyle herkese,” derdi. Meğer ne kadar da haklıymış rahmetli. Bundan sonra değil kimseye artık kendime bile güvenmeyecektim. Ben bütün bu haletiruhiye içindeyken içimdeki Bahadır aklımdaki hesap makinesini açmış yine ha babam hesap kitap yapıyordu. Tepemde alacaklı gibi duran garson ise beklemekten sıkılmış bir ses tonuyla, “Kararınızı verdiniz mi beyefendi?” dedi. Sesi oldukça soğuktu ve de yüksek perdedendi. Oturduğum koltukta yaşadığım hayal kırıklığından dolayı iki büklüm olmuş bedenimi gücümün yettiğince geriye doğrultmaya çalıştım. Tam siparişi vermek için ağzımı açacaktım ki içimdeki Bahadır yine benden önce davranıp, “Çorba,” dedi. Garson olacak cibilliyetsiz herif ise sanki Bahadır’ın ne dediğini anlamamış gibi, “ÇORBA?” diye papağan gibi var gücüyle tekrar edince, ağzından çıkan o koca sesi meyhanenin her yerinde yankılanmıştı.

Enver Özkardeş