Dünya ve Türk edebiyatında bir tarama yapılsa böylesi, bir edatın üstelik bir virgülle kesilerek atıldığı bir başlık bulunabilir mi, bilmiyorum. Zü’nün Tuhaf İnsanları’ndan, adı kadar izlekleriyle, temalarıyla, biçim ve biçemleriyle içindeki öykülerin de tuhaf olduğu Emel Kalender’in Öteki Yayınevi’nden çıkan ilk öykü kitabından söz ediyorum. Tuhaflık dediğim, daha kitabın kapağını açar açmaz suratınıza şamar gibi inen bir başlıkla çarpıveriyor sizi. Bir öyküye İLE diye bir başlık atmak kaç yetkin öykücünün aklına gelmiş olabilir ki? Ama öyküyü okudukça, derinlerine indikçe bu tuhaflığın öyle çok anlama karşılık geldiğini göreceksiniz ki “İle”nin öyle sıradan bir edat olmadığını, bu tuhaf başlıkla ironik bir dilin altına gizlenmiş, küçücük bir çocuğun (İsa’nın) gözlerinden ve gözlemlerinden ortalığa serilen bir hayatın eksikliklerine, yaşanmamışlıklarına, kederlerine vesaire tanık olacaksınız.

Bir kere öykü kahramanımızın adının “İsa” olmasından kaynaklı, daha ilk sayfada okur, önünde farklı çağrışım alanları açılmasıyla, öyküye mistik bir bakışla yaklaşmakla, verili yaşamın gerçekliklerini önceleyerek olaylara bakmak arasında gidip geliyor. Biraz da hemen hemen bütün öykülerinde “ölüm” ve “öldürme” izleğinin öne çıkması okuru böyle bir ikilemde bırakıyor. Bu durum bilinçli bir şekilde seçilen bir anlatım biçimi gibi görünmekle birlikte yazarın normal olanın alt katmanını oluşturan normal dışının (bu kitap özelinde “tuhaflıkların”) ipliğini pazara çıkarma amacıyla bu yola başvurduğunu da satır aralarında hissettirmekte.

İLE’ye dönecek olursak, bu öyküde kahramanımız İsa’nın baba figürüyle bütünleşmenin ancak bir ölümle gerçekleşebileceği yolundaki bilinçaltı isterileri, onun kendisini hep eksikli ve çaresiz bir varlık olarak duyumsamaları öykünün süreç bağlamlı gelişiminde başat etmenler olarak karşımıza çıkmakta. Uzaklaşırken küçüleceğine büyüyen baba imgesi, kahramanımızın iç dünyasından yansıyan soyut bir baba figürüne karşılık gelmektedir. Uzaklaşırken küçüleceğine büyüyen bir babadan yonttuğu heykeli karından düştüğü anda sahipsiz kalan bütün evlatlara ve bütün dünyaya göstermek için yanıp tutuşan bir İsa ile, yonttuğu heykelin çevresinde mumlar yakıp önünde dua eden İsa’nın bu hâliyle okurun gözünde mistik bir sahne yaratması bir yana, kahramanımız İsa’nın eksikli ve çaresiz yaşamının İsa peygamberin çarmıhtaki çaresiz duruşuna da bir göndermedir sanki.

Bu göndermeyi şu şekilde formüle etmek de mümkün: İsa ve Babası eşittir Peygamber İsa ve Tanrı. Şair bir babanın yazdığı şiirlerse Tanrı’nın şiirsellikle yazılmış kutsal kitaplarına karşılık gelmektedir. Nasıl ki Tanrı kutsal kitaplarının ayetlerine aykırı düşenleri ölümle tehdit ediyor ya da cehennemiyle korkutuyor, dahası bu asi kulları için şiirsel ölüm fermanları yazıyorsa İsa’nın babası da şiirlerini beğenmeyenleri “ya öldürüyor” ya da “şiire gömüyor.”

Öldürmek izleği üzerinden resmedilen baba figürünün, dilbilgisi sözcük türlerini kullanarak “oğluna” yönelttiği eleştiriler, baba-oğul ilişkisinin açımlanması bakımından öykünün ilginç bir yönüne de vurgu yapmakta: “Edatlar böyledir, var olmak için bir parazit gibi cümleye yapışırlar.” (s.14)

Burada cümle baba’yı, edat oğul’u simgelemektedir. Baba’ya rağmen dimdik ayakta duran oğul İsa ile Baba’ya yapışıp kalan oğul İsa, kahramanımızın iki ayrı bakış açısından simgelenmiş hâlidir.

Aynı biçimde babaya yapışıp kalan oğul İsa ile Baba’dan ötürü bu durumda olan ya da var oluşunun temelini “Baba’dan alan / Baba’dan dolayı varoluşunu gerçekleştiren” oğul İsa’nın yazgısı, bu labirentin içinde şekillenmiştir. Oysa “ile” edatı daha iyidir. Birliği ifade eder, birlikte olmayı, bütünleşmeyi, gitmemeyi, kalmayı ifade eder. Baba’ya rağmen güçlü olduğunu, dimdik ayakta kaldığını göstermek için “Görecek ama ile’yi en tepeye koyacağım” (s.14) diyen kahramanımıza Baba’nın yanıtı umutsuzluğunu yüzüne vuran son darbe gibidir: “Sen, yükleme uzak düşen zavallı bir öznesin.” (s.14) ve “Hep eksik kalacaksın.” (s.15) Yine de oğulun yaptığı en son şey, babadan kurtulmaktır. Bu da “öldürmek” izleği üzerinden vurgulanır öyküde. Nietzsche’nin ilk kez Şen Bilim’de yer alan, o ünlü “Tanrı öldü. Tanrıdan geriye bir ölü kaldı” sözünde olduğu gibi, İsa da babadan kurtularak (doğarak) onu öldürmüştür –“Onu böyle geçmiş zamanda anmak ne hoş” (s.13)– ve böylece ayakta kalabilmeyi öğrenmiştir.

Kitabın ikinci öyküsü “Ölümsüz” içinde gotik unsurlar barındıran, bir anlamda distopik diyebileceğimiz bir tarzda yazılmış ilginç (tuhaf mı demeliyiz?) öykülerden biri. Ölümsüzlük iksirinin bulunduğu bir çağda geçen olayda ben-anlatıcı öykü kahramanımız, iki yüz yaşına yaklaşan annesinin (kendisi de yetmiş yaşındadır ve henüz genç olduğunu söylemektedir) “öldürülmesi” için çareler aramaktadır. Ölümsüzlük karşısında intiharların, yaşlanmanın, ilaçların, tıbbın çaresiz kaldığı bir çağda yaşlanmayla birlikte baş gösteren çürüme durdurulamamakta, insan bedenlerinde kurtlar yuva yapmakta, dişler dökülmekte, diller çürüyerek düşmekte, gözler akmaktadır. Kahramanımız ölüm hakkı için mahkemeye başvurmuştur ve konuştuğu kürsüden bilim insanlarına âdeta yalvarmaktadır. Kapitalist sistemin bir eleştirisi gibi de okunabilecek öyküde sınıflı toplumlara özel bir vurgu yapılması, yazarımızın bu sistemle bir derdi olduğunu göstermesi açısından önemlidir.

Ölüme çare bulan sistem, alt ve orta sınıf toplum katmanlarını bir kobay olarak kullanarak ölümsüzlüğün ilacını bulmuş ancak hastalıkların iyileştirilmesi için çaba harcayacağı yerde ilaç şirketlerinin ve sermayedarların parasal güçlerini arttırarak konformist yaşamlarını sürdürmek uğruna acımasız serbest piyasa kurallarını uygulamaktan geri durmamışlardır. Çünkü ilaçlar çok pahalı, ölümsüzlüğü sağlayan çiplerin ve pillerin alınması için bir ev parası istenmektedir. Bu parasal güçleri sayesinde eskiyen organlarını değiştirerek ölümsüz olmanın yanında genç kalmayı da sağlayan “bilimciler” ve onların “sermayedarlarına” güçlü bir itiraz olarak kaleme alınan bu öykü, kitabın en ilginç başlıklarından biridir.

Üçüncü öyküyle nihayet tuhaf insanların tanrısı Zü’yü tanımaya geliyoruz Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere, Tanrılar Tanrısı Amon Ra’dan Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sının başkarakteri Raskolnikov’un tefeci kadını öldürmesi olayına dek pek çok varlık ve olaya göndermenin yer aldığı bu öyküde tuhaflıklarıyla öne çıkan insan-tanrı arası bir tanrıyla karşılaşıyoruz. Eşyaya dâhi hükmedebilen ama olayları kontrol edemeyen, intihar etmek üzereyken eve giren ve intiharının önüne geçen hırsıza “Allah’ın belası” diye küfreden, kadınsız kalmasının gerekçesini Descartes’in o ünlü Aklın Yönetimi İçin Kurallar’ındaki bir maddeye dayandıran, bir Tanrı olmasına rağmen üç yüz yetmiş yıl önce Descartes’ten gelen mektup yardımıyla sorunlara çözüm yolları bulmaya çalışan “tuhaf bir Tanrı”dır Zü. Kendi yazdığı kitaplarla kendisinin varlığını kanıtlamaya çalışan, dahası varlığına insanları (kullarını) inandırmak yolunda yer yer ant içen, kimi zaman tehditler savuran, cehennemiyle korkutan tanrı düşüncesine karşı ironik bir itiraz, hadi biraz yumuşatarak söyleyelim, şakayla karışık bir eleştiri gibi de okunabilen bu öykü, zaman zaman müstehzi bir bakışla karşılansa da derinlemesine incelenmeyi hak eden bir öykü.

Kitabın ilginç başlık taşıyan bir diğer öyküsü de “Yakup’un”. Neden sadece Yakup değil de Yakup’un? Yakup neden bir iyelik takısı alarak geçiyor öykü boyunca zaman zaman? Çünkü Yakup’un sahip oldukları o kadar azdır ki. Onun yalnızca bir dedesi vardır, bir annesi bir de dayısı. Başka kimsesi yoktur Yakup’un. Yakup’un sahip olduğu bir tek kendisi vardır. O da başkalarının ellerindedir. Bu yüzden o başkalarının gözlerinden bakar kendisine, onların gözleriyle yargılar kendisini; hem öyle acımasızca yargılar ki kendi benliğinden soyunup kendisini sanık sandalyesine oturtacak denli, suçunun cezasını infaz etmek için dayısının jiletiyle bacağını kesecek denli… Düşünceler öyle hızla akıp geçer ki beyninden, Yakup gerçekten o şeyi düşünüp düşünmediği konusunda sık sık kuşkulara kapılır. Çünkü Yakup hep bir suç işleme, bir günah işleme kaygısıyla davranmaktadır. Dile getirdiklerinden değil, salt içinden geçirdiklerinden bile, beynine kazınmış günah işleme korkusuyla öyle çok korkar ki Yakup, Tanrı’yla kurduğu ilişkiyi dahi toplumun koyduğu kuralların süzgecinden geçirmek zorunda hisseder. Toplumun baskısından kaçarken sığındığı Tanrı’sının, dileğini anında yerine getirdiğinden yüzde yüz emin olacak kadar da saf bir yüreğe sahiptir Yakup.

Yakup’un suçu nedir? Yakup’un suçu ifade edilmeyen bir düşünce suçudur. Bir gece yatağından kalkıp ergenliğin harlanan ateşiyle Aptal Şule’nin yatağına yanaşması, onun regl kanamasını görmesi ve bu olaya dedesinin tanık olması üzerine içinde bir dileği de taşıdığını sandığı bir olasılığı aklından geçirmesidir onun suçu. Öykü, bu belirsizlikle başlar. Bu belirsizlik Yakup’un içinde öyle büyür ki bu sayede öykünün çatısı da kurulmuş olur. Başkalarının yargıları öykü boyunca hep Yakup’un suçu, Yakup’un duyarsızlığı, Yakup’un vicdansızlığı, Yakup’un kötü çocuk oluşu olarak dile getirilmektedir.

Her ne kadar öznel bir bakış açısı olduğu eleştirisiyle karşılaşacak olsa da, şu çıkarsamamı eklemeden edemeyeceğim: Henüz beyninin kıvrımlarında dolaşırlarken düşüncelerini kontrol etme yetkesine sahip görünür / görünmez bir takım güçlerin baskısı altında büyüme sancıları çeken bir ergenin iç çatışmalarının dışa vurulduğu sahnelerde çocuğun kendince geliştirdiği iç savununun her defasında kendisini sanık sandalyesine oturtması olması oldukça yürek burkucudur.

Dört öykü üzerinden değerlendirmeye çalıştığım Emel Kalender’in ilk öykü kitabı Zü’nün Tuhaf İnsanları, kuşkusuz öykü sanatının kilometre taşlarından birini oluşturan yapısıyla daha kapsamlı ve derinlikli incelenmeyi hak eden bir kitap. Dinsel alana yöneltilecek en ufak bir eleştirinin akıldan geçirilmesinin bile tehlikeli sularda yüzmek anlamına geldiği bir coğrafyada saf inancın masumiyeti üzerinden karakterlerini konuşturabilen bir yazarın cesareti karşısında ancak şapka çıkartılır.

M. Recep Nas