Editörü Robin Desser hiç beklemediğim bir anda bana Omer Friedlander’ın ilk öykü kitabı “Kutsal Topraklarda Hava Satan Adam”ı gönderdi. Doğrusunu söylemek gerekirse evdeki birkaç Covid vakası ve işler güçler yüzünden kitabın başına hemen oturamadım ama bir kez okumaya başlayınca karakterlerin özgünlüğüne ve yazarın dünya inşa etmedeki ustalığa hayran kaldım. İnsana I. B. Singer ve Nathan Englander’ı hatırlatan sihirli bir hava var bu öykülerde. Omer Friedlander ile kısa öykü yazma zanaatı, mekânın gücü ve farklı dillerde yazma pratiği üzerine sohbet etmekten büyük keyif aldım.

Joshua Henkin

Omer Friedlander

Joshua Henkin: Bu kitabı anadilin olan İbranice yerine ikinci dilin olan İngilizcede yazmak hakkında daha önce de konuşmuştun. Neden İngilizce yazma kararı aldın?

Omer Friedlander: İngilizce yazmak bilinçli bir tercih miydi, emin değilim. Altı yaşındayken ailemle birlikte iki yıllığına New Jersey’e taşındık. İngilizceyi orada öğrendim. New Jersey benim aynı zamanda ilk defa otobüse bindiğim yer. Çocukluğum İkinci İntifada İsrail’inde geçti, annemle babam otobüse binmeme izin vermezlerdi. İntihar bombacıları yüzünden otobüse binmek çok tehlikeliydi. Herkes için son derece sıradan bir şey olsa da Amerika’da ilk defa otobüse bindiğimde ne kadar heyecanlandığımı hâlâ hatırlarım.

O kadar heyecanlandım ki elimdeki kolayı döktüm, kola bütün koridora yayıldı, her şey yapış yapış oldu ver herkes çok kızdı. Ama benim umurumda değildi… Otobüse binmiştim yahu! Yazarken veya hikâye anlatırken de bu hissi duyuyorum. Yeni bir şeyler yapabilme hissi. İlk defa otobüse binmek gibi, heyecan verici.

Joshua Henkin: Bu öykülerin nasıl kitap haline geldiğini anlatsana. İlk yazdığın ve en son yazdığın öyküler hangileriydi? Editörünle (Robin Desser) kitaba hangi öyküleri, hangi sırayla koyacağınıza nasıl karar verdiniz?

Omer Friedlander: Kitabın yazdığım ilk öyküsü “Şiva’yı Yürümek”ti. Kayıp oğullarının şivasını[1] yapmak isteyen ancak oğullarının sağ olup olmadıklarını bilmeyen bir annenin öyküsü. Anne tarafından dedemin ailesinin hikâyesinden esinlendim. Dedem Orta Doğu’dan çok, çok uzaklarda, Montreal’in nazik ve karlı çorak topraklarında büyümüş. Ailesi Kanada’ya Belarus’tan gelmiş. Kürkçülük işinde çalışıp eve, karısına ve küçük çocuklarına para göndermek için gemiye ilk dedemin dedesi binmiş; birkaç ay sonra karısıyla çocukları da başka bir gemiyle onun yanına, Kanada’ya gideceklermiş.

Karısıyla çocuklarının gemiye binme vakti geldiğinde inanılmaz hayırlı bir talihsizlik sonucu gemiyi kaçırmışlar. Votkaları deviren iri yarı liman işçileriyle birlikte çok sayıda çanta ve valizlerini gemiye yüklemeye çalışırlarken dedemin dedesinin karısı o telaş ve gerginlikle çocuklardan birinin kıymetli ve pahalı kemanını evde unuttuklarını fark etmiş. Valizleri gemiyle önden yollayıp kendileri kemanla birlikte bir hafta sonra kalkacak gemiye binmeye karar vermişler. Binmedikleri –bereket versin– gemi batmış. Yolcuların hepsi vefat etmiş. Dedemin dedesi bu korkunç olayı duyunca yas tutmaya başlamış ve bir hafta boyunca karısı ve çocuklarının şivasını yapmış ama onlar bir hafta sonra kanlı canlı, kıymetli kemanı bağırlarına basmış halde dedemin dedesinin kapısında belirivermişler.

Yazdığım son hikâye ise “Minyatürcü”ydü. Bu hikâyenin birden fazla ilham kaynağı var. İlki, Tel Aviv’deki Ben-Yehuda sokağındaki küçük bir dükkânda tanıştığım iki İran Yahudisi kardeş. İhtiyar analarının dokuduğu halıları satıyorlardı, bir de balık ve çiçek desenli çok güzel vazolar. Kardeşlerle sohbet etmeye başladık; bana İran’ın kumaşları ve halılarıyla ünlü İsfahan şehrinden İsrail’e göç deneyimlerinden bahsettiler.

İkinci ilham kaynağım ise İsrail’e Mısır’dan gelen anneannem. Anneannem İskenderiye’de büyümüş. Ailesi aslen Suriye ve Faslıymış; soyları, Isabella ve Ferdinand’ın Elhamra Karanamesi’yle İspanya’dan sürülen Yahudilerin altın çağına kadar dayanıyormuş. Anneannem on altı yaşında ailesiyle birlikte İsrail’e geldiğinde (öykümün kahramanı gibi) bir Maabarot’a, çadırlarda berbat koşullarda yaşanan, suyun kısıtlı olduğu, kanalizasyonun açıktan aktığı bir mülteci kampına yollanmış. Çadırkentte bir sene kadar yaşamış. O günlerden bahsederken hâlâ duygusallaşır.

Senin de bazı yazılarına ailen ilham olmuş, değil mi? Morningside Heights’ın annenin, babana Alzheimer teşhisi konduktan sonra Manhattan’daki JCC’de (Musevi Cemaati Merkezi) hastaların bakımını üstlenen kişiler için açılan derslere gittiği dönemden ilham aldığını söylediğin bir röportajını okumuştum.

Joshua Henkin: Evet, doğru. Morningside Heights, JCC’de, hastaların bakımını üstlenen kişiler için verilen derslerde geçen uzun bir kısa öykü olarak başladı. Sekiz sene ve düzinelerce taslağın ardından JCC de, JCC’deki karakterlerin çoğu da yok olup gitti. Ama hep öyle oluyor zaten. Kendini bulduğun yer, gittiğini zannettiğin yer olmuyor hiçbir zaman. Yazarın karşısına bir sürpriz çıkmıyorsa okuyucunun karşısına da bir sürpriz çıkmıyor. Senin öykülerinin çoğunun “başlangıcı” bu mu, bir karakter yani? Bazı yazarların bir durumdan veya duygudan yola çıktıklarını biliyorum mesela.

Omer Friedlander: Kesinlikle öyküye bağlı. Zadie Smith’in “That Crafty Feeling” başlıklı, ne zaman zanaattan bahsetse kendini dolandırıcı gibi hissettiğini anlattığı şahane bir denemesi var. Zanaat soyut bir şey değildir, diyor Zadie, “her roman kendi kendinin kurallar kitabı, talim meydanı ve bağımsız cumhuriyetidir.” Ben de yazdığım her öykü için böyle hissediyorum. Olağan bir başlangıç noktası yok çünkü her öykü kendine özgü şekilde keşfedilmeli, sana öyküyü, öykünün dayattığı koşullarla okumayı öğretmeli.

Editörüm Robin’le öykülerin sıralaması meselesini de çok tartıştık. Çok sezgisel bir karar bu. Müzik albümü gibi düşündük diyebilirim. Tonu, neşeli mi hüzünlü mü olacağını dengelemek istedik; ayrıca anlatıcıyı, öykünün birinci ağızdan mı, üçüncü ağızdan mı yazıldığını da hesaba kattık. Açılışı “Yafa Portakalları” öyküsüyle yapmak sahneyi kitabın tamamı için hazırlıyor, bizi çok sağlam bir yere oturtuyor. Kapanışı da 1950’de başlayıp 2013’te biten “Minyatürcü”yle yapıyoruz; çok büyük bir alanı, koca bir ömrü anlatan, İsrail’de son yüzyılda gerçekleşen en büyük iki kar fırtınasıyla çerçevelenen bir öykü. Kitabın karla –normalde İsrail’le ilişkilendirmeyeceğiniz nadir görülen bir olayla– başlayıp bitmesini istedim.

Joshua Henkin: Albüm benzetmesi hoşuma gitti. İyi albümlerde her şarkı kendi ayakları üstünde sağlam durur ama aynı zamanda daha geniş kapsamlı hikâyede üstlendikleri bir rol de vardır.

Omer Friedlander: Aynen öyle. Morningside Heights’ın yazılma süreci nasıldı peki?

Joshua Henkin: Son derece verimsiz. Kitabı yazmak sekiz senemi aldı; yazdığım 3.000 sayfadan 2.700’ü makas yedi. Keşke başka türlü yazabilsem ama ben böyle yazıyorum işte. Benim için kurgunun tüm meselesi karakterdir, karakterlerimin kim olduklarını keşfetmek için de sayfalarca yazmam gerekir. Peki, öykülerin nasıl kitaplaştı? Kitap anlaşması nasıl imzalandı?

Omer Friedlander: Editörlerle kitap anlaşması için konuştuğumuz dönem, Celile’deki küçük bir köye yaptığım haftasonu gezisiyle kesişti. Telefonun çekmediği, ne interneti ne elektriği olan o küçücük, ücra köyde ikiz kardeşimle yirmi altıncı doğum günümüzü kutluyorduk. Çok güzel bir yerdi, her yerde kireçtaşları ve zeytinlikler vardı ama telefonda bir sürü editörle konuşmam gereken o haftasonunda gidebileceğim en kötü yerdi sanırım.

Babamla arabaya atlayıp telefonun çektiği bir yer aradık ve sonunda otoyolun uzağındaki bir benzinliğin yakınlarda, ahır manzaralı bir nargile kafe bulduk. Editörlerle nargile kafenin otoparkında, arkada motorlarını bağırtan ergenler eşliğinde konuştum. Olsun, halloldu sonuçta.

Joshua Henkin: Sen konuşurken anlattıkların zihnimde canlandı. Bunda da şaşılacak bir şey yok çünkü sen okuyucuyu alıp ortama getirmekte oldukça mahirsin. İnsan senin öykülerini okurken neredeyse halüsinatif bir yer hissi duyumsuyor; mekân hakikaten de kitabın özünün bir parçası. Öyküleri yazarken bunu bilinçli olarak mı yaptın?

Kitabın Türkçe ve İngilizce baskıları

Omer Friedlander: Güçlü bir mekân hissi bir öyküye yön verebilir gerçekten. Yazılan her kurmaca öykü kırılgandır; hele başlarda, ilk taslakların çıkarıldığı evrede. Ama doğru ayrıntıları bulduğunuzda icat ettiğiniz dünya yavaş yavaş daha elle tutulur, daha gerçek bir hal alır; hem sizin zihninizde hem okuyucunun zihninde hayat bulur. Okumaktan en keyif aldığım kitaplarda bu canlılık hissi, mekân hususiyeti hâkimdir. Senin yazıların da mekânla yakından ilişkili. Morningside Heights öyle tabii ama Berkshires’da bir yazlıkta geçen The World Without You da öyle. Şimdi neler yazıyorsun, onlar da şöyle veya böyle mekân etrafında mı şekilleniyor?

Joshua Henkin: Yazdığım her şey eninde sonunda mekân etrafında şekilleniyor ama ben yazmaya hiçbir zaman mekânla başlamıyorum. Karakterle başlıyorum çünkü karakterlerim neredeyse istisnasız olarak bir mekânda kök salmışlar; mekân da önem kazanıyor haliyle. Şu anda üç farklı proje üzerinde çalışıyorum.

Biri günümüz New York’unda geçen ve spekülatif bir temelden hareket eden, birinci ağızdan yazılan bir roman ki bu benim için olağan dışı bir şey. Bir de Amerikan Yahudisi bir ailenin dört kuşağının bir asırdan uzun sürelik bir vakayinamesini tutan çok daha uzun bir roman üzerinde çalışıyorum. Kitap 19. yüzyılın sonunda Belarus’ta başlayıp Tel Aviv’de, Joe Biden’ın başkan seçilmesinden kısa süre sonrasında bitiyor ama büyük kısmı bu iki dönem arasında geçiyor: 1930’larda Manhattan’ın aşağı doğu yakasında, 1950’lerde ve 1980’lerde Harvard’da, 1960’larda başkent Washington’da, 1970’lerde New Haven’da ve 1990’larda Los Angeles’ta ve Pasifik Kuzeybatısı’nda.

Bütün bunların yanı sıra bir de her biri New York’un farklı bir mahallesinde geçen bir öykü kitabı üzerinde çalışıyorum. O projede mekâna fazlaca kafa yoruyorum tabii!

Kitaptaki hikâyelerde sık sık fabl ve peri masalı anıştırmalarıyla karşılaşıyoruz. Bu derlemede fantastik olana gönderme yapmak senin için neden önemliydi?

Omer Friedlander: Fabl ve peri masalı merakım eski, resimli çocuk kitabı koleksiyonu yapan babamdan geliyor. Küçükken babamın bitpazarlarına ve sahaflara gidip böyle kitap avına çıktığını anımsıyorum. Bana göre peri masallarının heyecan verici yanı, “gerçek” olarak adlandırmayı alışkanlık haline getirdiğimiz şeyin ötesine geçerek metamorfoz, biçim değiştirme, değişim ve dönüşüm olasılığı sunmaları.

Joshua Henkin: Metamorfoz demişken, kitap tashih sürecinde çok değişti mi?

Omer Friedlander: Kitap üzerinde çalışırken her gözden geçirmede hikâyeyi anlatmanın en doğal yolunu bulana dek öyküyü şeklen aradım. Truman Capote’un iyi kısa öyküyle ilgili sözünü severim. “İyi kısa öykü portakal gibidir, size o kadar doğal gelir ki başka türlüsünü hayal bile edemezsiniz,” der. Portakala da bayılırım ben, kitabımın kapağından da belli oluyordur.

Kaynak: Literary Hub (24 Mayıs 2022)

Çeviren: Çağla Taşkın

Joshua Henkin ve Omer Friedlander

Omer Friedlander, 1994 yılında Kudüs’te doğmuş, çocukluk ve gençliğini Tel Aviv’de geçirmiştir. Cambridge Üniversitesi, İngiltere’de İngiliz Edebiyatı eğitiminin ardından Saul Bellow Bursuyla Boston Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar Yüksek Lisans Programı’na devam etmiştir. New York Üniversitesi’nde Starworks Kurulu Üyesidir. Öyküleri çok sayıda ödül kazanmış olup yazı çalışmaları Bread Loaf Bursu ve Vermont Studio Center Bursu ile desteklenmiştir. Halen Columbia Üniversitesi’nde Yaratıcı Yazarlık dersleri vermektedir.

Joshua Henkin’in yeni romanı Morningside Heights 24 Mayıs 2022’de yayımlanmış, Chicago Tribune tarafından Yılın Kitabı seçilmiştir. Joyce Carol Oates Ödülü’nde uzun listeye kalan roman, Amerikan Kitapçılar Birliğince #1 Indie Next Pick seçilmiş, New York Times’ın Editörün Seçtiği Kitaplar’ından biri olmuştur. Henkin, Brooklyn College’daki Kurmaca Yazarlığı yüksek lisans programının yürütücülüğünü yapmakta ve program kapsamında ders vermektedir.


[1] Ç.N.: Yahudilerde ölen kişinin ardından bir hafta yas tutulması süreci. Kitabın çevirmeni Nuray Önoğlu’nun tweet’inden bu sürecin İngilizcede “sit” (oturmak) fiiliyle ifade edildiğini ve bu adın kaynağının, yas tutanların şiva süresince yerde oturmaları gerektiği şeklindeki kuraldan geldiğini ancak öykünün başlığında, anlatılan durumu yansıtan bir kelime oyunuyla oturmanın yerini yürümenin aldığını öğreniyoruz.