Dostoyevski’yi çoğumuz Suç ve Ceza ile tanıyoruz. Bu eser onun hayatında büyük önem taşımakla birlikte Dostoyevski’yi Dostoyevski yapan kilometre taşlarından yalnızca biri. Yazarın külliyatına baktığımız zaman hayatına dair bir harita çıkarmak mümkün. Çünkü onun yarattığı karakterler hayattan kopuk değiller ve kendisiyle ilgili ipuçlarına ulaşmamızı mümkün kılıyorlar. Size o yüzden Dostoyevski’yi daha iyi tanıyabilmek, duygularını anlamlandırabilmek adına bir kitaptan bahsedeceğim. André Gide tarafından kaleme alınmış bir biyografi kitabı bu: Dostoyevski. Bu eseri klâsik anlamda bir biyografi olarak düşünmemek gerek, çünkü Gide yazarın hayat öyküsüne elbette odaklanıyor ama asıl olarak yaşadıklarının yazarda bıraktığı etkiye, olaylara verdiği tepkilere ve bunların eserlerine nasıl yansıdığına eğiliyor daha çok. Bu da Dostoyevski’yi bence biyografiden çok inceleme türüne yakın bir eser hâline getiriyor. Daha önceden De Yayınları (1965), Varlık Yayınları (1968) ve L&M Yayınları (2005) tarafından da basılan bu kitap, Timaş Yayınları tarafından yeniden okurlara kazandırıldı. Kitabın bu yeni basımının çevirisi ise L&M Yayınları’ndaki gibi yine S. Sema Gül’e ait.

Dostoyevski temelde iki ana bölümden oluşuyor. İlki yazarın yakın çevresiyle olan yazışmaları üzerinden onu tanımaya çalışılan bölüm. Diğeri ise André Gide’in Dostoyevski üzerine yaptığı konuşmalardan oluşan bölüm. Dostoyevski’nin hayatında önemli birkaç kişiden biri olan kardeşine yazdığı mektuplar bize kendisi hakkında fikir veriyor. André Gide de mektuplarından hareketle Batı dünyasında Dostoyevski’nin asıl değerini bulamayışını ele alıyor. Oysa Dostoyevski kardeşiyle yaptığı konuşmalarda bile sanat anlayışına açıklık getiriyor:

Yazarlık yaşamının ilk başlarında kardeşine, “Senin teorin nedir, dostum?” diye yazar. Bir tablo bir kerede mi basın kopyası boyanır? Ne zaman ikna edildin buna? İnan bana, ne yaparsan yap çalışmak, hem de çok fazla çalışmak gerekir. Puşkin’in hafif ve zarif bir şiiri, Puşkin tarafından tekrar tekrar düzeltilip üzerinden geçildiği için bir defada yazılmış gibi durur… Emek harcamadan yazılmış hiçbir şey olgun değildir. “Shakespeare’in el yazmalarında hiç karalama yoktur,” derler. İşte bu nedenle onun eserlerinde bu kadar çok bozukluğa ve tatsızlığa rastlanıyor. Eğer çalışmış olsaydı, çok daha iyi olurdu… (s.15)

Fransa’nın Rus edebiyatıyla tanışmasını sağlayan eleştirmen Eugène-Melchior de Vogüé’ün Turgenyev, Puşkin, Gogol ve Tolstoy’un ardından Dostoyevski hakkında okurları uyardığını aktarıyor Gide. Çünkü Fransız eleştirmen, onunla ilk kez karşılaşacakların onu fazla “Rus” bulacağını düşünüyordu. Nitekim kitabın ilerleyen kısımlarında da Dostoyevski’nin neden diğerlerine göre fazla Rus bulunduğunu André Gide de olaylara verdiği ahlâkî tepkiler üzerinden açıklamaya çalışıyor.

Dostoyevski hasta bir adamdı. Yeraltı‘nı bu cümleyle başlatması tesadüf değildi. Hayatı boyunca sara nöbetleriyle mücadele eden yazarın ilk nöbetlerine Sibirya’da hapisteyken tutulduğu söylense de hüküm giymeden önce de hasta olduğu belirtiliyor kitapta. Bu bilgilere André Gide aracılığıyla yazarın yazışmalarından ulaşıyoruz. Dostoyevski zorlu geçen hapis hayatının ardından 1859’da –ne olursa olsun dönmek istediği, “ev”i gibi gördüğü– Petersburg’a döner ve bu zamana kadar yayımladığı romanların ardından “Ezilenler”i (1861), “Ölü Bir Evden Hatıralar”ı (1861-62) ve “Suç ve Ceza”yı (1866) yayımlar. Dostoyevski’nin mahkum olduğu zamanları ise kendi cümlelerinden şöyle okuyoruz:

“Bu dört yılı bir duvarın arkasında geçirdim, sadece çalıştırılmak için dışarı çıkıyordum. İş çok zordu! Bitap halde, kötü hava koşullarında, yağmur altında, çamur içinde ya da kışın o dayanılmaz soğuğunda çalıştığım oldu. Bir seferinde ek bir iş için dört saat fazladan kaldım, cıva donmuştu, 40 dereceden daha düşük bir soğuk vardı. Bir ayağım buz tuttu. Hep birlikte aynı barakada yaşıyorduk. Kullanılmaz durumda olan, kırık dökük ve uzun zaman önce yıkılmaya mahkûm bir bina canlandır gözünde. Yaz aylarında içinde bunalıyor, kış aylarında buz kesiyorduk.” (s. 77-78)

Eserin ikinci bölümünü oluşturan, Dostoyevski’nin yüzüncü yıldönümü için Vieux-Colombier Tiyatrosu’nda okunan kısa demeçte de yazarı romanlarında yarattığı kahramanlar üzerinden tanımaya devam ediyoruz. Örneğin Suç ve Ceza‘daki Raskolnikov, Ecinniler‘deki Stavrogin ve Budala‘daki Nastasya Filipovna üzerinden itiraf etme meselesine Doğu ile Batı’nın ne kadar farklı baktığı inceleniyor.

André Gide’in, kitaptaki her kesimden devamlı karşılaştırma yaparak Dostoyevski bilgisine ulaşmaya çalıştığı bu eser şüphesiz ki bulunmaz bir nimet. Ancak hem Doğu-Batı hem de Dostoyevski’nin ve diğer yazarlarla kıyaslaması sebebiyle bana özellikle ilk bölümler oldukça karışık geldi. Buna sık ve uzun alıntılar sebep oluyor maalesef. Bazen alıntılardan dolayı metnin akışından kopacak gibi hissettiğim de oldu. Yine de Dostoyevski’ye dair, yazarın hayatındaki kronolojik olaylar dışında fikir ve duygu dünyası üzerine bilgi edinebileceğimiz böylesine kıymetli eser bulmak oldukça zor. Dostoyevski’yi seven ya da kendisini ve eserlerini merak eden herkesin kitaplığında olmalı bu eser.

Nagihan Kahraman