“İçimde kırk kadın, kırkı da yabancı. Kırkı da öteki…”

Frida Kahlo

Armağan Can

Şu kadının saçını başını yolmama ramak kaldı. Dakikalardır aynı şeyleri söylüyor ve her sözü ağzından çıkıp ya direkt ya da tüm ofisi, masaların arasını, yoğun yüzey temizleyicisi kokan parke zemini, bol dedikodulu kahve makinesi önünü, çok israflı fotokopi makinesi altını turlayıp yine bana geliyor. Sandalyemi tebeşirin tahtayı çizme sesi gibi yüz buruşturan bir ses sağlayacak şekilde itip ayağa kalkacağım. Dik dururken sağ topuğumu yere sertçe vurup tüm dikkatleri üzerime çektikten sonra kollarımı kavuşturacağım. Sonuçta “Bir dik duruşun kaç yenilgi, kaç gözyaşı, kaç kalp ağrısı ettiğini” Kahlo kadar bende biliyorum. O tedirgin olup biraz duraklayacak, kelimeleri söylerken bazı heceleri yutacak, bazı kelimeleri yuvarlayacak. Ama tüm tepkimin bu olduğunu zannedip tekrar o coşkulu laf kusmasına dönecek. Görünüşümde oluşan yamukluğa aldırmayarak bedenimin tüm yükünü sol bacağıma verip sağ ayağımı yere sert bir ritimle vurmaya başlayacağım. Her vuruş bir kelimeye karşılık gelecek şekilde bir uyum yakalayacağım. Konuşmasını mors alfabesine döküp içimdeki sözünü kese kese konuşmak için sabırsızlanan, çirkef, şirret kadını üstüne saldırtacağım. Kaçan çoraplar, sökülen etekler, bozulan saçlar, tiz çığlıklar, akan rimeller ofis ortamını ele geçirecek. Saçları elimdeyken “Hanım hanım, senin zırtapoz kocandan bana ne!” diyeceğim.

Çocukluğumun geçtiği mahallede sık sık kavga çıkardı. Kavgaların tüm tarafları kadınlardı. Yeni yıkanan çamaşırların üstüne silkelenen sofra bezi, gece yüksek sesle seyredilen televizyonun uykusuz bırakması, eskicinin koca sokak dururken onun evinin önünde durdurulması, yürürken eteğinin uçuşması, kedinin miyavlaması, arkadan edilen laflar derken binbir bahane bulunup “Hoşt köpek!” ile başlayıp “Kıskanç karı!” ile devam eden ve nasıl bittiği hiç belli olmayan kavgalar çıkardı. Bu kavgaların her daim ya elinde çay bardağı ya da bir avuç çekirdekle camdan sarkıp her detayı gören seyircileri hazır beklerdi. Kadınlar saç saça baş başa kavga ederken erkekler kahvehanede pişpirik oynar, ağız dolusu küfürlerle patronlarını çekiştirirdi. Akşam olunca ya işten ya da kahvehaneden konuşa konuşa sokağa girerler, kavgadan arda kalan sessizliğin tadını çıkarırlardı. Kadınların birbirleriyle anlaşma şekilleri kavgaydı. Varlıklarını ellerini bellerine koyup başı sonu belli olmayan sözlerle, yerlerini yere tükürerek başlattıkları kavgalarla koruyorlardı. Erkeklerin yeri yurdu belliydi. İşe gider, kahvehaneye gider, dostuna gider, arada meyhaneye giderdi. Erkekler giderek rahatlarken kadınlar kaldıkları yerde başlarına gelen her musibeti başkasından bilerek beklerlerdi. Beklemek onları asla rahatlatmazdı.

Bu sabaha kadar içimdeki kavgacı kadını çok güzel saklamıştım. Kırmızı ışıkta beklerken kavga eden iki çiçekçi kadında, apartman yönetiminin nazik bir dille balkona çamaşır serilmemesi için yaptığı yazılı uyarının samimiyetsizliğinde, tesadüfen kulağıma çalınan arabesk şarkıların sözlerinin arasında nadir de olsa hatırlamıştım. Ama bu pabucumun müdürü, kafasında kurarak hiç yoktan oluşturduğu kişisel husumetiyle, yapılan hataların hepsini benim üstüme yıkıp elini kolunu sallayarak odasına geçebileceğini sanıyorsa çok yanılıyor. Kendimi yüz gözü olan Argus gibi hissediyorum. Karşımdaki Hermes. Yaptığı sıkıcı, uzun, bayıltıcı konuşma uzadıkça uzuyor ve benim gözlerim birer birer kapanıyor. Son gözüm de seğirerek kapandığında can sıkıntısından öleceğim. Keşke bir sakız olsa önce ağzımı aça aça çiğnesem, kocaman bir balon yapıp birden patlatıp ödünü kopartsam, sonra da sakızı elime alıp başımda eşarp olmadığına göre boynumdaki fulara sarsam ve içimdekileri bir güzel ağzımdan tükürükler saçarak söylesem. Niye ben? Çünkü bu kadının patronumuz olan salak kocası, karısını tanımıyormuş gibi, ihaleyi kazanınca ofiste herkesin içinde beni tebrik etti ama asıl kıyamet karısıyla kol kola odasına çıkmak için asansöre doğru yürürken benim için herkesin duyacağı şekilde “Hem güzel hem de akıllı” demesiyle koptu. “Be mankafalı adam, niye karını benim üstüme salıyorsun?” deyip, konuşurken karşısındaki bir kadınsa gözlerinden çok memelerine bakan bu adamı da bir güzel evire çevire dövesim var. Ben de içinde kırk kadın taşıyan biriyim ve bu kadınların hepsini tanıyorum. İçimdeki şirret kadının çıkıp yeri göğü birbirine katmasına az kaldı.

Şimdi sıra, karşımda duran güya uzun cümleler kurarak en çok o biliyormuş gibi konuşan, her Cuma gittiği klasik müzik konserleriyle kendini bir halt zanneden bu kıskanç kadının saçını başını yolmaya geldi. Ergenlik çağımın gözlemlerle şekillenmiş o deli hallerinin şimdiki zamanın hapishanesinden çıkma vaktidir. İçimde küfürleri ardı ardına sıralayan, düşünce katarını kaybetmiş, öfke damarı patlamış kadın son hazırlıklarını yapıyor.

Uzun süredir dinleyici konumunda olunca ve bir de tüm sözlerin hedefinde siz bulununca ağzınızdan çıkacak olan ilk kelimenin önemi çok fazla oluyor. Küçük bir öksürükle konuşmaya başlayamam. Bu durum söyleyeceklerimin anlamını silikleştirir. Kırık dökük bir “Ama” ile başlayamam çünkü ne onun söylediği cümlelerin unutulmasını istiyorum ne de olumsuz cümleler sıralayarak mahcubiyetle konuşmak. İlk kelime, ilk cümle öyle etkili ve çarpıcı olmalı ki tüm gözler bana dönerken hafızalarda bana yer ayrılmalı. Şimdiye kadar otoparkta park yeri için “Ben önce geldim”le başlayan ya da “Lütfen sıraya geçer misiniz?”le sınırlı olan kavga giriş cümlelerime yeni bir ekleme yapmalıyım. Herkesin içinde bana imalı sözlerle, kin dolu bakışlarla, göz korkutmalarla, bedeniyle ve diliyle konuşup duran bu kadını bir adım geri sıçratıp arenayı da boşaltmalıyım. Tam bu andı galiba bana dönüp “Güzellikle bir yere gelinmez, gelinse de çabuk gidilir,” dediği zaman. Biliyorum çünkü içimdeki süslü, gösterişli kadın bir hamleyle şirret kadının önüne geçti. Artık içimden çıkmak için hazırlanmış olan hiçbir kadını bekletemem. Girizgâhı atlayıp eli bele koyup, “Hanım hanım, seni parfümümün kokusunda boğar, göz kalemimle çizerim,” diye söze başlama zamanı geldi.

Ayağa kalktım. Sadece ayağa kalktım ve olanlar oldu. Sandalyemden, sağ ayağımı öne atıp sol ayağımdan güç alarak kalkarken, öfkenin bana yüklediği kontrolsüzlükle sol ayağım sandalyeyi yere düşürdü. Ofiste bir süredir sadece bir ses varken yere düşen sandalye bir an sessizliğe, sonra tek hecelik ve kişiden kişiye değişen korku çığlıklarına dönüştü. Paçoz müdür gayri ihtiyari bir adım geri gitti. Her yeri bir yılan yuvasına benzeten kabloların birine takılan ayağı, yuvadan uçmak için kanatlarını çırpan yavru kuş misali açılan kolları, köşeye sıkışan bir avın son çığlıkları gibi çıkan sesiyle yere serildi. Yılanlar ayak bileklerine sarıldı. Kanatlarından biri masaya çarptı, sesi kaçacak yeri olmayan bir avın yalvarmalarına döndü. Ben, kaçan çorap, yırtılan etek, bozulan saç, sinirden tek yapacağı şeyin sahte bir acıyla ağlamak olduğunu bildiği için tutamadığı gözyaşlarıyla akan rimeline bakarken, kendini yılan yuvasına cesurca atan çalışanların arasında bir kahkaha tufanı işittim. İçimdeki tüm kadınlarımın çok eğlendiği belliydi.

Armağan Can