Geçtiğimiz yıl Post Öykü dergisinde, Mihail Şişkin’in “Mürekkep Lekesi” kitabındaki öyküler için bir inceleme yazısı yazmıştım. Yazının bir bölümü “Ölmek İstemeyen Yazar” başlığını taşıyordu. Mihail Şişkin, öykülerinde kendini ve kendi yaşamından izleri kurmacanın merkezine koyuyor ve böylece yazarı kurmacanın içerisine oturtarak onun yok sayılmasına engel oluyordu. O yazıda yazarın bu tavrı için şunları yazmıştım: “Barthes’ı rehber kabul ettiğimizde onun ilan ettiği üzere bir kurum olarak yazar sivil kimliğiyle, tutkularıyla, silinmiş yaşamöyküsüyle ölmüşse eğer Şişkin’in eserlerinde kendine ve otobiyografik ögelere yer vermesi yazarın buna bir direnç göstermesi midir? Tanrının peygamber oğlu İsa, Lazarus’u dirilterek bir meydan okumaya mı çıkar eleştirmenin/tanrının karşısına? Bu yönüyle de Şişkin’i okumak mümkün. Bana göre kurumsal olarak öldüğü söylenen yazar ve yaşamına ait parçaların bir metin içerisinde kendine yer bulması, onun tıpkı Barthes’ın dediği gibi okura sunulan hazzın bir parçası olması, eleştirmeni kendi silahıyla vurmasıdır. Tartışılmalı gerçekten.”

Şişkin’i okuduktan sonra bu konu üzerine ben de yeri geldikçe okumaya başladım ve yazarın böyle bir tavır koymasının yazarı öteleyen ve metne yazarından bağımsız bir nesne gibi bakan yapısalcı ve postyapısalcı eleştiriye karşı bir direnç noktası oluşturabileceği kanaatine vardım. Şunu da belirtmeliyim; elbette Şişkin’in yazmış olduğu bu öyküleri iyi yapan şey onun yaşam öyküsü vesaire değil, kurmacaya ait unsurları iyi kullanmış olmasıdır.

Bütün bunları düşündüğüm ve bu minvalde öyküler yazdığım günlerde kurmacayla benzer bir ilişki kurduğum Aykut Ertuğrul’un “Evrenin Yatışmaz Yapısı ve Diğer Öyküler” kitabı çıkageldi. Kitabın “diğer” diye anılan öyküleri de oldukça iyi olsa da beni çemberin içine çeken “Evrenin Yatışmaz Yapısı” adlı uzun öyküsü oldu. Esasında yek başına bir kitap olabilecek kadar uzun bir öykü bu. Kim bilir gelecekte belki “diğerleriyle” bağlantısını koparır ve bağımsızlığını ilan eder. Yazarın bu öyküsü beni alıp Mihail Şişkin’in Mürekkep Lekesi adlı kitabını okuduğum günlere geri götürdü. Aykut Ertuğrul da Şişkin’in yaptığı gibi kendisini öykünün merkezine oturtmuş. İsmen ve cismen öykücü Aykut Ertuğrul, okuduklarıyla birlikte bizi selamlıyor. Öyküdeki gibi Paris’te bir Leyla ile karşılaştı mı, esatirler onu esir aldı mı bilemiyorum. Bunu araştırmak edebiyat tarihçisinin işi (varsa öyle zihni sinir bir tarihçi eğer) ancak şu kesin ki Ertuğrul poetikasını oldukça net bir biçimde “avatarı” diyebileceğimiz öyküdeki yazar Aykut Ertuğrul üzerinden ortaya koyuyor. Onun kurmacaya bakışına azcık aşina olanlar bunu kolayca anlayacaklardır. Mihail Şişkin, kendi hayatını, Sovyet Rusya’da ailesinin yaşadıklarını ve menfadaki yaşamını kurmaca eserlerine boca ediyor. Aykut Ertuğrul ise bunu tam manasıyla böyle yapmasa da yaşamına yön veren metinleri, yazarları tek tek okura sunuyor. Biz bu öyküyü okurken onun kurmaca dünyasına şekil veren isimleri, sembolleri, cümleleri, dizeleri ve dahi fantastik varlıkları rahatlıkla görebiliyoruz.

Misal bu ya şöyle tehlikeli bir sorunun tuzağına da düşmemeli okur; Yozgat’ta Avcı Muttalip’ten olma Korkut Molla’nın ölümüyle iki çocuğuyla kalan Meryem kim acaba ve Aykut Ertuğrul’un kişisel hikâyesinin neresinde duruyor bu? Bu sorunun peşine takıldığımız anda yazarın tuzağına düşüveririz. Çünkü burası yazar tarafından hikâyeyi örtmek için kullanılan bir muamma ancak biz okurlar/esatirler kafamızı çevirip onun eserinde başka yerlere bakarsak orada gizli duran Aykut Ertuğrul’u, onun poetik evrenini keşfedebiliriz.

Son zamanlarda Aykut Ertuğrul’un bu öyküsü vesilesiyle de bu konu üzerine yeniden okumaya başladığımda Rus kuramcı Mikail Epstein’in de yazarın metin içerisinde bıraktığı ya da istemese de bırakacağı izler üzerine “The Transformative Humanities” kitabında yazdığı bir takım ilgimi çeken şeyler okudum. Epstein kitabın “The Antropology of Writing” bölümünde basit ancak kitabın ilerleyen bölümlerinde kendi savını destekleyen bir yerden hareket ediyor. Ona göre insan bulunduğu zamanın geçmişine hafızası ile, geleceğine ise hayal gücü ile geçebiliyor. Bu yüzden yazma arzusu olan bir insan, yazma eylemini Barthes’ın vurguladığı gibi sadece metni yazarken duyduğu haz için yapmıyor; aynı zamanda tıpkı bir cinsel birleşmede olduğu gibi kendinden bir parçayı da koyduğu metni yani esasında kendine ait olan genleri bugün yaşayanlar için geleceğe, gelecekte olanlar içinse geçmişe gönderiyor. Yani yazar kendi varlığını reddedilemeyecek bir biçimde okura dayatıyor. Epstein bunu çeşitli yazarların sözleriyle de destekliyor. Bunlardan bir tanesinde Horatius, “Bronzdan daha uzun ömürlü ve kraliyet piramitlerinden daha yüksek bir anıt yarattım” diyor. Elbette Epstein’in bu yazdıkları, yazarın kendisini odağa aldığı için kuram evreninde büyük bir diktatörlüğü olan Yapısalcı ve Post-Yapısalcıların savlarının karşısında yer alıyor. Açıkçası kendimi Roland Barthes ve takipçilerine daha yakın hissetsem de Epstein’in sunduğu ve metin içerisinde yazardan izler arama oyunu da hoşuma gitmedi değil. Özellikle Şişkin’in ve sonrasında Aykut Ertuğrul’un aleni bir biçimde kendisini, yaşamının önemli duraklarını ve Poetik fikirlerini metne yerleştirmesi beni cezbetti. Üstelik bu tavrıyla yazar yalnızca kendisini alelade bir karakter olarak metne yerleştirmiyor; aynı zamanda kendisine kelimeler dünyasında da bir varoluş kazandırıyor. Böylece kültürel hikâye, kişisel hikâyeyle iç içe geçmiş oluyor.

Aykut Ertuğrul

Yazma eylemi içerisindeki yazar, Epstein’in teorisine göre kendi kişiliğinin bir bölümünü yok ederek metne kurban olarak sunar. Bir cezbe halidir bu. Kurban edilen masum taraf, yazarın günahkâr yanını temize çıkarır. Yani post-yapısalcıların vurguladığının aksine yazar da kurmaca metinler içerisinde önemli bir yer ediniyor. Şimdi gelelim esas merakıma. Aykut Ertuğrul kendi avatarını öyküye koyarak tıpkı Şişkin’in uyguladığı ve Epstein’in kuramlaştırdığı gibi yazar ögesinin dışlanmasına mı karşı çıkıyor? Bunu bize onun gelecekte yazacağı öyküler gösterecek. Ancak bu durumda şöyle söyleyebiliriz: Aykut Ertuğrul, kurmaca evrenini var eden yazarları ve metinleri okuruyla bu öykü aracılığıyla paylaşırken esasında kurmaca eserde yazarın ötelenemeyeceği fikrine yakın bir yerde konumlandırıyor kendini.

Kanaatimce metinler üzerine hem okurken hem de yazarken biraz da oyunculuğumuzu kullanmalıyız. Biz okurlar ne kadar oyunbaz olursak metinler de bize hünerlerini o derece rahat sergiler. Bunun tersine, büyük bir ciddiyetle metinlerin bize işaret ettiği yerlere odaklanırsak onların bize sunduğu büyük fırsatları kaçırırız. Aykut Ertuğrul’un bu uzun öyküsü tam manasıyla bu imkânı sunuyor bize. Bu sebeple bu öykü, farklı farklı yorumlara da açıyor kendini. Öykünün ve öykücünün peşine öyküdeki adıyla bir “esatir” olarak bütün ciddiyetinizle takılır ve onu sorgulamaya kalkarsanız, hikâye sizden saklanmanın yollarını kendi dinamiği içinde bulacaktır. Oysa her şey, Yüzüklerin Efendisi’nin ilk kitabı Yüzük Kardeşliği’ndeki Moria madenlerinin kapısında yazılı olan cüce bilmecesinin cevabını bularak kapının açılmasını sağlayan Gandalf’ın dediği gibi: “Elbette, elbette! Cevabı bulunan bütün bilmeceler gibi, saçmalık derecesinde basit.” Öyle ya, cevabı bulunan bilmeceler saçmalık derecesinde basittir, diğerleri içinse oyunbaz olmak gerekir yoksa metnin kapıları kimseye geçit vermez.

Ali Yağan