Claire Keegan’ı Mavi Tarlalardan Yürü öykü kitabı ile tanımıştım ve bu öykülerden çok etkilenmiştim. 2017 yılında Yüz Yayınları tarafından basılan bu kitap, yazarın dilimize çevrilen ilk eseriydi. Çoğu İrlanda kırsalında geçen bu öykülerin ortak noktalarından biri aileydi. Ebeveynler, çocuklar ve içinde bulundukları yaşam şartları Keegan’ın öykülerinde karşımıza çıkan şeylerden bazıları. Bu kitabın ardından 2021 yılında Jaguar Kitap tarafından Emanet Çocuk adlı novellası yayımlandı. Bu küçücük ama vurucu eserinde de yine ailenin içinde kaldığı durumu işliyordu Keegan. Maddi durumları yetersiz olan bir aile, çocuklarından birini çocuk sahibi olmayan ve maddi durumu kendilerinden çok daha iyi olan bir aileye mecburen emanet veriyordu. Hangi çocuklarını seçecekleri, –deyim yerindeyse– gözden çıkarılan bu çocuğun bu durumdan nasıl etkilendiği kısacık bir metinde vurucu şekilde anlatılmıştı.

Geçtiğimiz günlerde yine Jaguar Kitap’tan yazarın başka bir novellasının çıktığını görür görmez bahsettiğim bu iki kitabının referansıyla hemen aldım. Çevirisi Umay Öze’ye ait olan Böyle Küçük Şeyler sadece adıyla bile bir Claire Keegan kitabıyım diye bağırıyor bana kalırsa. Sayfa sayısı bakımından yine kısacık olan (86 sayfa) Böyle Küçük Şeyler bizi şaşırtmayarak toplumda önemsiz gibi görünen, “küçük” ve basit olaylara yoğunlaşıyor.

Yazar, kitabını İrlanda’daki anne-bebek bakımevleri ile Magdalen çamaşırhanelerindeki kadınlara ve çocuklara adamış. Hikâyenin merkezinde Bill Furlong adında biri var. Odun ve kömür tüccarı olan bu adam, kırklı yaşlarına yaklaşmış, beş kız çocuğu sahibi ve dışarıdan bakıldığında gayet mutlu bir evliliği olduğu düşünülüyor. Hayatını evine, eşine ve çocuklarına adamış olan Bill’in çocuklarına düşkünlüğü özellikle dikkat çekici. Bunda bir aile ortamında büyüyememiş olmasının etkili olduğunu anlıyoruz hemen. Keegan lafı evirip çevirmeden, en kısa yoldan söylüyor çünkü. Furlong gayrimeşru bir çocuk ve bu yaşına kadar asla öğrenememiş babasının kim olduğunu. Hayatında belki de tek iyi şey zengin bir kadın olan Bayan Wilson’un annesiyle kendisini evine alması olabilir. Biz bunları devamlı geriye dönüşlerle öğreniyoruz elbette. Ticari zekası güçlü olan Furlong’un bu odun kömür deposu ise hayatını kurtarmış diyebiliriz. Buraya kadar elbette hiçbir spoiler içermeyen bu bilgilerden hareketle, Noel’in yaklaştığı 1985 yılında tanışıyoruz Furlong’la. Kilisenin toplum hayatına hâkim olduğu İrlanda’nın bu kasabasında Furlong’un kiliseye kömür götürdüğü sırada karşılaştığı şeyle birlikte kitabın seyrinin değişmeye başladığını anlıyoruz. Okuyacağımız sadece Furlong’un hayatı değil; onun hayatı üzerinden bir döneme damgasını vuran Magdalen çamaşırhanelerinin çirkin yüzünü işliyor yazar bu novellada. Peki kitabın adı neden böyle küçük şeyler? Hayatta hep küçük ve değersiz addedilen konulara Furlong’un fazlaca kafa yorduğunu görüyoruz. Bu noktada karısıyla bile pek uyuşamıyor. O geceleri hep toplumda eksik kalan şeyleri düşünüyor ve kendi adına bunlarla hesaplaşıyor. Örneğin şöyle bir paragraf var kitapta bu durumu özetleyen nitelikte:

“Furlong bazı geceler Eileen ile yatağa uzanıp böyle küçük şeyler üzerine sohbet ederdi. Diğer zamanlardaysa mal indirip kaldırmakla geçen ve kamyonun tekeri patlayıp da yol kenarında sırılsıklam halde tekeri değiştirmek zorunda kaldığından geçe kaldığı bir günün ardından, eve gelip karnını doyurur ve erkenden yatar, sonra da gecenin bir yarısı Eileen yanında derin uykudayken cin gibi gözlerini açardı; bir süre ne yapacağına karar vermeden öylece uzanmaya devam eder, derken nihayet yataktan kalkıp çay için su kaynatırdı. Ve sonra, elinde kupasıyla pencerenin önünde dikilip sokakta ve nehirde akıp giden irili ufaklı şeyleri, artık neleri görebiliyorsa onları seyre dalardı: yiyecek bir şeyler bulma ümidiyle çöp bidonlarını eşeleyen sokak köpekleri, esen rüzgarın ve yağmurun yuvarlayarak sürüklediği boş teneke kutular, barlardan çıkıp sendeleye tökezleye evlerinin yolunu tutmuş berduşlar.” (s.16)

Claire Keegan

Bahsettiğim Magdalen çamaşırhanelerine dönecek olursak, fuhuş yapan ya da yapması muhtemel olan kadınların gönderildiği bu yerler, İncil’de adı geçen Mary Magdalene’den (Mecdelli Meryem) alıyormuş adını. Zamanla bu kurumlar İrlanda’nın çamaşırhanelerine dönüşmüş. Katolik Kilisesi tarafından, İrlanda Cumhuriyeti Devleti ile işbirliği içinde işletilen bu çamaşırhaneler 1996’ya kadar varlığını sürdürmüş. Bugüne kadar kaç kadının ya da kız çocuğunun cezalandırıldığı veya bu kurumlarda çalışmaya zorlandığı tam olarak bilinmiyor. Çünkü buralara ait kayıtlar imha edilerek bir şekilde ulaşılmaz hâle getirilmiş. Ancak yine de on bin ile otuz bin arasında olduğu düşünülüyor. Buralarda alıkonulan kız çocukları ve kadınların bebekleri de hesaba katıldığında sayının ne kadar korkunç olduğu anlaşılacaktır. 2011 yılında Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Komite’nin bu kurumların soruşturulmasını istemesinin neticesinde 2013’te İrlanda Başbakanı Enda Kenny tarafından özür dilenmiş. Önceleri bir sığınma evi ya da ıslahevi olarak düşünülse de zaman içinde bir işkence yuvası hâline gelmiş bu çamaşırhanelerin toplum üzerinde ne kadar etkili olduğunu da böylece anlıyoruz.

Bu bilgilerden hareketle, Claire Keegan’ın yine küçük bir meseleden söz ediyormuş gibi görünüp, derinde çok daha ağır yaralar açan bir soruna değindiğini görüyoruz. Üç kitabında da ortak bir paydada hareket eden yazar, beni yine şaşırtmadı. Hatta böyle küçük şeylere en yakışan kitabının bu olduğunu düşünüyorum.

Nagihan Kahraman