Nuray Elçin

Babaannem bizde kalmaya başladığından beri işler pek yolunda değil. Evi kentsel dönüşüme girince “Bu yaştan sonra el evinde kiracı mı olacağım ben?” diye babama o kadar naz yaptı ki en sonunda yanında üç koca bavul ve beş koli eşyayla bize taşındı.

Benim kutsal mekânım, yalnızlığımın yegâne şahidi, mabedim artık babaanneme aitti. Odam fethedilmiş, her bir köşesi kuşatılmış, cebren ve hile ile elimden alınmıştı. Bütün eşyalarımı yüzünde bir zafer gülümsemesiyle dışarı çıkardı, odaya yerleşti. Duvardaki posterlerimi söktü, rengini beğenmediği perdelerin yerine çiçekli yenileri geldi. En sonunda, odanın anahtarını siyah bir ipe geçirip boynuna astı. O günden beri odama hiç giremedim. Benim için savaşın başlangıcı da bu oldu.

Düşman çok zeki ve güçlüydü. Kentsel dönüşümle bilmem kaç bin liralık yeni bir evi olacaktı, dediğine göre zaten yakında ölüp giderdi ve o ev bize kalırdı. Bankada yine tahmin edilemeyecek miktarda parası vardı. Tüm bunlar savaş baltalarını çoktan çıkarmış olması gereken annemi durduruyor ve beni bu çetin mücadelede tek başıma bırakıyordu.

Hemen düşman olmadık elbette. Eskiden aramız çok iyiydi. Hatta annemin onun hakkında yaptığı dedikoduları zaman kaybetmeden yetiştirip gizli müttefiki bile olmuştum. Ama salondaki rahatsız koltukta, her an kalkıp gidecekmiş gibi eğreti bir varlığa dönüşürken eski güzel günler insanın aklına inanın hiç gelmiyor. Her gece babaannemi gönderme planları yaparak uykuya dalıyor, her sabah hemen sağımdaki koltuğa oturup sonuna kadar açtığı televizyon sesiyle uyanıyordum. “Sesini kıs babaanne,” dediğimde “Duymuyor kulaklarım be oğlum,” deyip sesi daha da arttırıyordu. Ama işine gelince ağzımın içinde mırıldandığım küfürleri duyup bastonunun ucuyla dürterek “Tövbe de oğlum günah günah,” diyordu. Birkaç ay sabrettim. Annemle babamdan zaten hayır yok. Her akşam, her sabah aynı muhabbet. “Ev ne zaman biter? Aman ne kadar eder? Aman anacım, canım anacım.” Hadi babamın öz annesi, bir yerde analık hakkı var tamam, ama annemdeki halleri bir görseydiniz. “Akşama ne pişireyim annecim? Aman sen yorulma, ben yaparım. Yok, sen rahatsız olma, ben getiririm. Yemeği beğendin mi annecim? Canın ne istiyor annecim?” Kadın kendi annesine annecim dememiş bugüne kadar. Yemin ederim aklıma geldikçe sinirlerim tepeme çıkıyor. Bu yüzden artık bir değil üç düşmanım vardı ve hepsine ayrı stratejiyle yaklaşmalıydım. Tabii planlarımı yapabileceğim tek yer mutfak masasıydı ve bu durum gizliliğe büyük ölçüde zarar veriyordu. Kafamın içinde büyük bir devrim yapabilecek kadar taktik vardı ama ahval ve şerait buna pek müsait değildi. Babaannem az şekerli kahvesini içerken annem onun sevdiği yemekleri yapıyor, devrimci ruhum kavrulmuş soğan ve salça kokusu altında önce pembeleşiyor, sonra eziliyor, en sonunda da eksik malzeme için markete gönderiliyordu. Bütün benliğim üç yetişkinin ayakları altında eziliyordu. Evdeki varlığım “şunun ucundan bi tutuver, çöpü atıver, markete gidiver, ilacımı getiriver, hadi bize bi çay koyuver” cümleleriyle sınırlıydı. Ben ki tek çocuk, annemin yakışıklı, babamın aslan oğlu ben, artık bir hiçtim. Kardeşi doğunca ikinci plana atılan zavallıların aksine, beni yok eden şey dünyadan haberi olmayan masum bir bebek değil, şeytana bile külahını ters giydirecek kadar akıllı ve deneyimi olan bir cadıydı.

Babaannemin fiziksel sağlığı, altmış beş yıllık dünya hayatına göre çok iyiydi. Bu durumda ölme ihtimali yoktu. Kentsel dönüşümdeki evin bitmesini bekleyecek sabrım hiç yoktu, belki ömrüm bile yetmezdi. Hiçbir şeyden olmasa, dertten ölüp giderdim. Geriye iki seçenek kalıyordu. Bu iki seçeneğe ulaşana kadar beş ayımı koltuk köşelerinde uyuyarak geçirmiştim. Özel hayatım yerle bir olmuştu. Artık harekete geçmem gerekiyordu.

Seçeneklerden biri evden kaçmaktı. Temelli bir kaçış için gerekli maddi birikime sahip değildim ve açıkçası bunu bir yenilgi olarak kabul ediyordum. Anne de, baba da, ev de benimdi. Elbette gitmesi gereken ben değildim. Bu yüzden hiç zaman kaybetmeden diğer seçeneğe geçtim. Babaanneme bir koca bulmak. Bu seçeneğin altını kırmızı kalemle çizip yanına yıldız işareti koydum. Televizyon dolabının altındaki çekmeceden bütün fotoğraf albümlerini çıkardım. Annemi sağıma, babaannemi soluma alıp soyunu sopunu merak eden hayırlı bir evlatmışım gibi akrabalarımız hakkında gerekli bilgileri topladım. O yaştakilerin çoğu, tahmin edileceği üzere ölmüştü. Kalanlar da ya evli ya da evlenemeyecek kadar hasta olanlardı. Moralim biraz bozuldu ama pes etmedim. Sonraki üç gün boyunca mahalleyi gezip esnafın yaşı ve medeni durumu hakkında bilgi topladım. Yaptığım istihbarat çalışmaları sonucunda elimde iki aday vardı.

Biri mahallenin delisi Rasim ki bu benim için hiç iyi olmazdı. Diğeri de Hırdavatçı Kâmil Dede’ydi. Kâmil Dede ve babaannemi yan yana hayal ettim. Bence bir elmanın iki yarısı gibiydiler. Hedefimi belirledikten sonra hiç vakit kaybetmeden atağa geçtim. Her gün bir bahaneyle Kâmil Dede’nin dükkânına uğradım. Halini hatırını sordum. Sık sık babaannemden bahsettim. Ne kadar ton ton bir kadındı babaannem ve ne kadar zengindi. Gönlü bol, sohbeti tatlı, şeker gibi bir kadındı. Allah uzun ömür versin, sağlığı sıhhati de yerindeydi. Yanında oğlu, gelini, torunu vardı, babaannem ne kadar şanslıydı. Keşke Kâmil Dede de yalnız olmasaydı. Yalnızlığın insanı nasıl perişan ettiğini, edeceğini Kamil dedenin önce aklına sonra kalbine ince ince işledim. Yanına bir hayat arkadaşı lazımdı. Bir gün ölüverse, Allah geçinden versin, kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Söylediklerimin hepsine boynunu büküp başını salladı. Yalan yok, haline üzüldüm ama sayemde ikinci baharını yaşayacaktı. Kâmil Dede işi tamamdı.

Evde de boş durmadım. Babaannemi yalnız yakaladıkça sözü Kâmil Dede’ye getirdim. Nasıl mülayim, sakin bir adamcağızdı. Karısı öleli çok olmuş, hayırsız evlatları adamcağıza sırtını dönmüştü. Sağlığı sıhhati yerindeydi de yalnızdı, işte onun çaresi yoktu. Kâmil Dede’ye babaannemi, babaanneme Kâmil Dede’yi anlatıp durdum. Kırkıncı günün sonunda ben anlatmadan ikisi birbirini sorar olmuştu. Görev tamam sayılırdı. Bir tek karşılaşmaları ve Eros’un o sihirli oku fırlatması kalmıştı.

Babaannemi gezmeye diye çıkardım. On dakikalık yolu yarım saatte yürüdük. Kâmil Dede’nin dükkânının önünden geçerken durduk, halini hatırını sordum. Babaannem kolumda, başını hafif öne eğmiş, sanırsın yirmilerinde genç kız. Bir mahcubiyet, bir heyecan… Arada birbirlerine kısacık bakışlar da atıyorlar. Hafiften tepem atmadı değil, ama neyse dedim. Benim işim hallolsun da. Beş dakika kadar konuştuk. “İyi günler hanım efendiciğim,” dedi Kâmil dede babaanneme. Mübarek sanki eski İstanbul beyefendisi, bir fötr şapkası eksik. “Hayırlı işler Kamil Bey,” dedi babaannem de. Sesi mi titredi, ne oldu derken Eros’un çapkın gülüşünü gördüm. Gerisini kendileri hallederdi.

Ertesi hafta Kâmil Dede, babama haber yollamış. “Hayırlı bir iş için” demiş. Babam ne işi diye düşünüyor ama aklına babaannem hiç gelmiyor. Kâmil Dede’yi takım elbiseli, elinde çiçek ve çikolata ile görene kadar da gelmediğine eminim. Babam bütün akşam ayaklarını sallayıp durdu. Annem ağzının içindeki “cık cık cık” sesleri eşliğinde kahve yaptı. Babaannem de kapının yanındaki koltukta kıvrılıp oturdu. “Allah’ın emri peygamberin kavli” cümlesinde, annemle babam aynı anda babaanneme baktılar. Babaannem yine yirmi yaşında bir genç kız gibi, başını hafifçe öne eğip gülümsedi. Annem babamı sakinleştirmese, Kâmil Dede de babaannem de o gün hakkın rahmetine kavuşurdu ya çok şükür iş tatlıya bağladı. Verdik kızı gitti.

Nikâh sürecinde, ya bir aksilik çıkarsa diye diken üstündeydim. Aracılık yaptım. Kâmil Dede’yi ayrı, babaannemi ayrı idare ettim. Annem, babamla ilgilendiği için o kısma karışmadım. En sonunda babaannem telli duvaklı olmasa da üç bavulu ve beş kolisiyle Kâmil Dede’ye gelin gitti. Onlar muradına erdi, ben de odama yerleştim.

Odamdan babaannemin izlerini temizlediğim gün “Oh beee,” dedim, “dünya varmış!” Arada gidip babaannemi de yokluyordum. İyiydi, keyfi yerindeydi. Kâmil Dede desen sanki on yaş gençleşti adam. Şu yaşımda büyük sevap işledim diye kendimle gurur bile duyuyordum.

Aradan birkaç ay geçti geçmedi. Kâmil Dede’yle babaannem bir akşam bize geldi. Babaannemin üç bavulunun yanına Kâmil Dede’nin siyah çantası eklenmiş. Saydım, koliler on ikiye çıkmış. Kapıda mal gibi kaldım. “Ne oldu?” demeye kalmadan iki ihtiyar gözleri yaşlı anlatmaya başladı. Kâmil Dede’nin büyük oğlan bu evlenme işine çok sinirlenmiş. “Annemin yerine kimseyi koymam, bu evde onun hatırası var,” deyip çıkarmış bunları evden. Bahtlarını yapmıştım da tahtlarını yapamamıştım işte. Odamı bu sefer kendim boşalttım. Onlara yeni, çift kişilik bir yatak alındı, ben yine salondaki koltukta uyuyorum. Babaannem her sabah televizyonun sesini sonuna kadar açıyor. Kâmil Dede akşamları sadece ajans takip ediyor. “Dişlerim banyoda kaldı evladım getiriver,” diyor.

Şansıma tüküreyim.

Nuray Elçin