Arzu Anlar Saraç

Melda beyaz önlüğünü çıkarıp koltuğunun yanındaki dilsiz uşağa asıyor. Elinin tersiyle önlüğün kollarını düzeltip üzerinde kırıntı varmış gibi yakasını ve önünü silkeliyor. Masasının üzerindeki not defterini ve kalemleri hizalıyor, steteskobunu kıvırıp dosyanın üzerine yerleştiriyor. Duvarda asılı duran envai çeşit diploma, sertifika ve başarı belgelerine bakıyor. Hepsi milimetrik biçimde düzgün görünüyor gözüne. Diplomasının içinde bulunduğu cam çerçeveden yansıyan görüntü takılıyor gözüne bu kez. Kendisinin olduğunu bilmese güzel bulacak yansımasını. Gür kumral saçları, biçimli oval yüzü, çıkık elmacık kemikleri ve dolgun dudakları ünlü bir aktristin silüeti gibi. Topuzundan kurtulup kulağının önüne düşmüş bir tutam saçı alıp tokasının içine tıkıştırıyor. Dağınıklığa tahammülü yok. Derleyip toparlamak fıtratından geliyor. Çantasını alıp masa lambasını söndürüyor ve odadan çıkarken içeriye son bir bakış atıyor. Stor perdenin şeffaf aralıklarından sızan akşam güneşi odayı turuncu çizgilere bölüyor. Loş ışıkta herşey ne kadar da kusursuz…

Yorgunluk, Melda’nın arabasına oturmasını pusuda bekleyen bir hayvan gibi genç kadının üzerine çullanıyor. Ama Melda oldu olası yorgun zaten. Çocukluğundan beri ömrü hep çalışmakla geçmiş. Ucunda Eiffel Kulesi figürü sallanan anahtarı çevirip arabayı çalıştırıyor. Son beş dakikadır on beş kere çalan telefonu yine çalıyor. Ekranda “Babam” yazısı yanıp sönüyor. “Baba tamam çıktım, arabadayım. Geliyorum dedim ya. Tamam sakin ol, lütfen ağlama. Ne bileyim baba, kolonya falan koklat.” Telefon Melda’nın suratına kapanıyor.

Hayır, annesi kalp krizi geçirmiyor, felç de geçirmiyor. Kimse de ölmeyecek, en azından bu yüzden ölmeyecek. Kız kardeşi Leyla evi ne vakit terk etse aynı oyun sahneleniyor. Baş rolde Melahat hanım varsa sahne daha uzun sürüyor; ağlama krizi sonrası soldan hızla gelen migren atağı, kırmızı bir yazmanın kafaya sıkıca sarılmasıyla savuşturuluyor. Alim bey buzluktan çıkardığı bamya, fasülye yada mevsimine göre hangi sebze varsa onun poşetini kapıp geliyor. Sebze olmasına özen gösteriyor, zira bir keresinde donmuş kıyma poşetini getirdiği için Melahat hanımdan çok pis azar işitmişti. Karısının şakaklarına, alnına, ensesine beze sardığı donmuş sebzeyle kompres yapıyor. Bu arada Melahat hanımın alnından sarkan iğne oyası sümbüller, kadının her kuru hıçkırığında rüzgâr vurmuş gibi sallanıyor. Ne hikmetse Melda’nın panik halde eve girmesiyle Melahat hanımın bayılmasının aynı ana denk gelmesi asla şaşmıyor.

Melahat hanımın bu halleri ilk defa Melda liseyi bitireceği yıl vuku bulmaya başladı. Kızının yaklaşmakta olan üniversite sınavından sebep strese girdiği ve bunu kaldıramadığı söylense de asıl sebebin Leyla’nın problemli ergenliği olduğunu herkes çok iyi biliyordu. Yıllar içerisinde bu krizler çeşitli evrimler geçirerek nihai formuna ulaştı ve Melda artık bu durumu kanıksadı. Fakat bu Melahat hanımı daha da kızdırıp kışkırtmaktan başka işe yaramadı. İnsanın öz evladı annesi ölmek üzereyken nasıl böyle soğukkanlı davranırdı, Melahat hanımın aklı bir türlü almadı. Zeki kadın vesselam, ona da bir çözüm buldu. Birkaç yıl önce yaşanan kriz olayında, Melda eve gelmeden az evvel iki tane ambulansı kapıya dikmeyi ve sedyeyle kendisini aşağı kadar taşıtmayı üstün gayretleri sonucu başardı. Kadına bir ağrı kesici ve bir sakinleştirici yapan görevli içinden tumturaklı bir küfür savurdu. Duruma şahit olan Melda -ki Melahat hanım kurguyu tam da buna göre zamanlamıştı- ambulansın yok yere meşgul edilmesinden dolayı çok mahcup oldu. Annesinin koluna girip eve taşırken, ambulans görevlisi içinden bir kez daha küfretti. O günden sonra yola gelen Melda, mecburen her kriz anında paniklemiş numarası yapmaya başladı. Böylece kriz vakasının son sınırları da belirlenip tüm taraflar için rutin bir hale getirildi.

Melda müzik uygulamasından en sevdiği şarkıyı açıyor: Pixies’den Where Is My Mind. Dövüş Klübü filminde duymuştu ilk defa. O günden beri uykusuz, yorgun ve bezgin hissettiği zamanlarda illaki bu şarkıyı dinler. Böylece tekrar ayağa kalkıp mücadeleye devam edebilir. Şarkı solist’in yüksek oktavdaki cırtlak çığlığıyla başlıyor. Melda buna Falsetto dendiğini anımsıyor. Cerrahi bilgisi kadar olmasa da müzikle ilgili pek çok şey biliyor. Çünkü orta okulda en sevdiği ders müzikti. Gitar çalmayı ne çok istemişti. Daha da küçükken, Melda okuldan geldiği gibi odaya kapanır, tarağını mikrofon yapıp ayna karşısında şarkılar söylerdi. Melahat hanımın odaya girmesiyle konser biter, sahne ışıkları söner, seyircileri kaybolurdu. Saçı başı dağılmış Melahat hanım Melda’ya kardeşiyle oynamasını, yavrucağın saatlerdir ablası okuldan dönsün diye onu beklediğini söylerdi. Melahat hanım çok yorulmuştu ve birinin Leyla’yı avutması lazımdı. Küçük şeytan akşama kadar kadının canına okumuştu. Bir acı kahve içip yan komşusuyla iki dedikodu yapmak onunda hakkıydı. Benzer bir sebepten Melda’nın gitar çalmasına da müsaade edilmemişti. Kardeşine derslerinde yardım etmeliydi. Melahat hanım ne anlasındı o ödevlerden. Leyla ile aralarında yalnızca iki yaş olsa bile Melda ablaydı, abla demek anne yarısı demekti. Ayrıca kardeşlik hakkı diye birşey vardı. Takdir belgeleriyle, okul dereceleriyle kolay kolay sınıfları geçebiliyorsa, kardeşine de matematik çalıştırabilirdi pek tabii. Hatta çalıştırmak zorundaydı çünkü Leyla onu örnek alıyordu. Belki biraz da ablasını kıskandığından böyle başarısızdı çocuk. Tepkiydi canım. Sınıfta kalmalar, disipline gitmeler, huysuzluklar, kavgalar hep tepkiydi. Melda küçük bir kızken kardeşlik hakkının, anne-baba hakkının kim tarafından yazıldığını çok merak ediyordu zira o kişi ya da kurum abla hakkını yazmayı unutmuş olmalıydı.

Yol boyunca aynı şarkıyı dinlemeye devam ediyor. Belleği inatçı… Durup durup geçmişini getiriyor önüne. Ülkenin en iyi üniversitesini tercih edebilecekken ailesine olan minnet borcu karşılığında onların yanında okumaya karar verdi. Tercih dönemi boyunca Melahat hanım zavallı memur kocasının iki çocuk birden okutmak için nasıl çırpındığından bahsedip durdu. Hem iki seneye Leyla da sınava girecekti. Dershanesi, kitap parası… Bir gözü hep Melda’da…Melahat hanım’ın gözleri kusursuz bir tepki ölçer gibi çalışır. Gerçi sonrasında Leyla üç kere daha sınava girdi ama nafile. Olsun, yavrucağın canı sağolsundu. Ailenin yanında okumak gibisi mi vardı canım. Ekmek elden, su gölden… Hem fena mı oldu? Boş yere KYK borcu ödemektense, babasına destek olup ev sahibi oldular. Zaten öldüklerinde ev kime kalacaktı ki? Melda’nın içini hafakanlar basıyor. Müziğin sesini biraz daha açıyor. Pixies ‘Where is my mind?’ diye bağırıyor. Olur da Leyla’nın evi terketme vakasından ufak sıyrıklarla kurtulabilirse, bu akşam Paris’teki Tıp Fakültesinden aldığı tekliften bahsetmeyi planlıyor. Artık bir cevap vermesi gerekiyor. Gözünün önüne annesinin gözleri gelip bağdaş kuruyor. Çok kötü bakıyor.

Melda eve vardığında tam da görmeyi beklediği sahneyle karşılaşıyor. Bayılayazan annesinin kolunu tutup nabzını ölçüyor, kalbini dinliyor, ateşine bakıyor. Melahat hanımın vücudu İsviçre saati gibi tıkır tıkır işliyor elbette. Babası gözlerini belertmiş, kulaklarını dikmiş hayat arkadaşının durumunu öğrenmek için doktor kızının ağzından çıkacak kelimeyi bekliyor. Babası birilerinin ağzından çıkan cümleleri bekleme konusunda uzmandır. Melda “ Biraz tansiyonu yükselmiş, sorun yok,” dedikten sonra Alim beyin yüzüne kan geliyor. Sonra hikayeyi bir cümle Alim bey, bir cümle Melahat hanım olmak üzere biri diğerinin cümlesini devralarak anlatmaya başlıyorlar.

Uzun yıllar evli kalabilen çiftlerin birbirlerinin cümlelerini tamamlamaları olayı oldu olası Melda’nın içini ürpetmiştir. O ne tuhaf şey öyle! Grek Mitolojisinde Zeus’un lanetleyip iki ayrı cinse ayırdığı ve diğer yarılarını bulmaları için dünyaya saldığı Androjen insanlar gibi. Melda, Alim bey ve Melahat hanımı tek bedende, iki kafa, dört kol ve dört bacak hayal ediyor, istemsiz kıkırdıyor. Annesinin konuşan bakışlarıyla göz göze gelince kendini toparlıyor ama artık çok geç! Ok yaydan fırlıyor bir kere. Melda sorumsuzluk, ciddiyetsizlik, ailesine karşı ilgisizlik, kardeşine abla olamamışlık gibi sıfatlarla suçlanıyor. Tekrar ediyorum; Melda sorumsuzluk, ciddiyetsizlik, ailesine karşı ilgisizlik, kardeşine abla olamamışlık gibi sıfatlarla suçlanıyor. Hızını alamayan Melahat hanım, yeğeni Merve’nin sırf annesinin kas ve kemik ağrılarıyla ilgilenebilmek için fizyoterapi okuyup hayırlı bir evlat olması gibi bir argümandan yola çıkarak Melda’nın hayırsızlığından dem vuruyor. Annesi bunu hep yapıyor. Tüm akrabanın, mahallenin hatta Hint dizisi karakterlerinin çocuklarıyla bile kıyaslanmışlığı var Melda’nın. Kızkardeşi Mesude meğer ne şanslı kadınmış, her geldiğinde göğsü kabara kabara biricik Mervesini anlatıyormuş. Annesine ev almak için krediye bile başvurmuş. Zengin bir damat adayı da varmış. Yakında evleneceklermiş. Çok yakında…

Melda ‘Çok yakında’ diye kısık bir sesle tekrarlıyor. Artık kanıksadığını zannettiği bu tuhaf durum bu kez canını epey sıkıyor. Ne yaparsa yapsın ona biçilen rolün dışına çıkamayacağını çok iyi biliyor. Geçmişte, henüz küçücük bir kızken bu rolü reddetmiş olması gerektiğini düşünüyor. Annesi, “Kardeşinle ilgilen Melda!” dediğinde, “Sen büyüksün, o oyuncağı Leyla’ya ver bakayım!” dediğinde, “Odanızı sen toplayacaksın Melda, kardeşin henüz küçük.” dediğinde dimdik durup “Hayır!” diyebilseydi… Söz dinleyen olmaktansa sorun çıkaran olmalıydı belki. İnsanoğlu kusurlu olanı olduğu gibi kabul edebilirdi hatta düzeltmeye çalışmasında bir beis yoktu belki, ama kusursuz olanda ki tek bir çiziğe bile tahammül edemezdi. Artık değişebilir miydi Melda? Kusursuzluğuna bir çizik atabilir miydi?

Ağzı açık kolonya şisesinin kapağını kapatıyor. Hakkın rahmetine kavuşmuş bamya poşetini alıp çöpe atıyor. Etrafı toparlayıp Yeni Pazarlı Ahmet Usta’dan annesinin sevdiği minik lahmacunlardan sipariş ediyor. Leyla’nın nerede olduğunu elbette çok iyi biliyor. Ablası arayınca telefonu hemen açıyor. Sanki dört kişilik ailenin annesi Melda. Leyla rutin şikayetlerini sıralıyor. “Yine işten kovulmuş zaten canı burnunda, annesi ve babası onu hiç anlamıyor, böyle giderse kendini öldürecek, bu gece erkek arkadaşında kalacak, sevgili ablası hesabına biraz para yollasa fena olmaz tabii, tamam birkaç saate dönecek, söz veriyor.” Melda telefonu kapattıktan sonra gözü duvardaki çerçeveye takılıyor. Minik Leyla hasır bir koltukta oturuyor, sağında Melahat hanım, solunda Alim bey… Melda’nın bir yarısı babasının arkasında diğer yarısı objektife bakıyor. Görünen yarısı gülümsüyor, diğer yarısı ne yapıyor bir türlü hatırlayamıyor. Melda kısa bir an, bakmakla görmek fiillerinin ayırdına varıyor. Uzay ve zamanda bir kırılma yaşanıyor. Bakışları sertleşiyor, dişlerini sıkıyor. Parmağının ucuyla yamuk çerçeveyi düzeltiyor. Banyoya gidip ılık bir duş alıyor. Odasını toparlıyor. Perdesini çekip, yatak örtüsünü düzeltiyor. Valizine birkaç parça eşya koyuyor. Pasaportunu, belgelerini, aslı gibidir imzalı diplomasını ve davet mektubunu bilgisayar çantasına yerleştiriyor. Sessizce dış kapıdan çıkarken son bir kez içeriye bakıyor, loş ışıkta herşey ne kadar da kusursuz görünüyor.

Arzu Anlar Saraç