İbrahim Gül

Haciz memuru olarak işe gireli epey bir zaman oluyor. Başlangıçta zorlansam da iş, işte. Herkesin yapmak zorunda olduğu, eskilerin deyimiyle ucunda ekmek olan iş. Bir zaman sonra gözümü kırpmadan almaya başladım ne yazıldıysa: televizyon, buzdolabı, çamaşır makinası, pahalı ne varsa. Bu alışlar, acımasız bir şekilde değil; aksine bir an önce bitirmenin telaşında. Bir otopsi uzmanı, bir gassal veya olay yerini inceleyen bir polis gibi. Kan yok ama ona benzeyen çok fazla şey var. Kırmızı gözler, gözyaşıyla ıslanmış peçeteler, ayakta duramayan ama çökecek yer de bulamayan genellikle fazla sağlıklı insanlar. Yine çalışın, yine her şeyi alırsınız, diyorum içimden. Sonraları söylemekten vazgeçiyorum çünkü kimse bu sessiz çığlığımı duymuyor. Kutsal bir yere giren namahremin dedikleri pek duyulmuyor, duyulsa da anlaşılmıyor, anlaşılmak istenmiyor. Kavga da oluyor bazen, televizyonu kendi evimize kuracağımız sanılıyor. Nafile çabalar sonuç verene kadar veya bambaşka yollar. İş uzuyor, uzadıkça dram artıyor.

Bazı zamanlar zengin birisinin evi oluyor. Muhtemelen kumar borcu, kadının kolunda ziynet eşyaları. Saklıyor. Almayacağımızı bilse de saklıyor. Biz görünce ucuzlayacak sanıyor. Çocuk çoğu zaman oluyor. Küçük değilse korkuyor, bebekse ağlıyor, büyükse kızıyor. Yoksul mahallerinin önüne devletin siyah plakasıyla yaklaşmak bile yetiyor. Canını istese verecek. Öfkeli de olsa, boynu kıldan ince. Bir yerlerden para gelecekti, gelemedi. Buna gerek yoktu. Bize laf yok. Kim sebep olduysa, Allah belasını versin. Garibanlık zor iş, ağlamak daha kolay. Hıçkırıklar, daha çok gözyaşı. Çok ucuz olsa da evden çıkanlar, gurur kırılıyor. İnsanların önünde küçük düşülüyor. Arsız insanlar da bize sigara ikram ederek nasıl daha kolay taşınacağını gösteriyor. Oradan değil, şuradan. Öyle değil böyle.

Böyle bir gün. Hava yağdı yağacak. Bir iki çiseliyor ama vazgeçiyor. Silecekleri çalıştırmaya değmez. Şoförün gözü kara. Dünün maçı konuşuluyor bir iki. Kesmemiş olacak.

“Bu sefer kime gidiyoruz?”

Soruyu anlasam da anlamazdan geliyorum. Bir daha sorsun, bir daha ezilsin gözümde.

“Anlamadım?”

“Yani zengin mi, fakir mi? Kumar borcu mu yine?”

Dudağında alaycı bir tebessüm. Kumar hiç oynamamış. Bu işler insanı bitirirmiş. Allah korusun, evimizden uzak olsun. Bak işte, görüyoruz oynayanların halini. Biraz miras, biraz talih kuşu derken bir binayı dikiverdi gözümüzün önünde. İkinci kata kendisi yerleşti. Altta kiracı, üstte kiracı daha üstte yine kiracı. Kiraları biriktiriyor. Arabayı değiştirecekmiş. Oğlan üniversite, kız bilmem ne, bir şeyler bir şeyler. Çok konuşuyor.

“Diyeceğim o ki şefim, Allah bize nasip etti. Kiradan kurtulduk. Aklı olan adam kumara bulaşır mı? Nereye gidiyoruz dedin bu arada?”

Elimdeki kağıda baktım. Mahalle, eskiydi. Bazı eski binalar yıkılıyor, yerine yenileri yapılıyordu, kentsel dönüşüm dedikleri olay. Ne çıkacağını tahmin etmek kolay değil. Bu tarafa ilk kez gidiyorduk.

“Tamam, tamam anladım. Buradan dönüyorum?”

Dön anlamında bir sessizlik.

“Şimdi düz, oldu mu?”

Olmuştu.

Ev, eski bir binaydı. Kenarındaki çoğu apartman yenilenmiş, sıra bunlarda.

“Buyrun.”

“Tamam, buyrun. İşiniz uzun mu?”

Genellikle yalnız bırakılmazdık.

“Koltukların hepsini değil şunları yaz, televizyonun birini yaz.”

“O odaya girmeseniz?”

“Mümkün değil, beyefendi. Bakmamız lazım.”

“Çocuğumun odası. Önemli bir şey yok içinde.”

“Bakalım, yoksa yazmayız.”

İstemeye istemeye çekiliyor kapının önünden. Orta yaşlarında olan bu adamın evine neden haciz geldiğini anlamak kolay değil. Zil çalıyor.

“Çocuğun odasında bir şey yok. Ama şunu yazalım.”

Eliyle masanın üzerinde duran şimdilerin modası bir oyuncağı işaret ediyor. Pahalı bir şey. Elimdeki kağıda bakıyorum. Hesabımız, neredeyse denk.

“O olmaz.”

Eliyle oyuncağın bir kenarını tutuyor. Direnecek gibi. Yanımdaki memur alışkın olsa da bana bakıyor. Böyle durumlarda öncelik, sözlü olarak ikna etmek.

“Beyefendi, resmi evraka girdi artık. Saklarsanız, kaçırırsanız suç sizin.”

“Çocuğumun. Bunun konuyla bir ilgisi yok.”

Elimdeki kağıda bakıyorum. Almazsak olmuyor. Tekrar konu başa dönüyor, anlatıyorum. Anlattıkça elindeki oyuncağa karşı olan dirayeti azalıyor. Yavaş yavaş bırakmaya başlıyor. Ömer, acele etmiyor, alacak, uygun zamanı kolluyor. Yavaşça, hiç acele etmeden. İç parçalayan bir sahne. Defalarca yaşadık dolayısıyla bizim için bir anlam ifade etmiyor. Ediyor olsa da yapacak bir şey yok, diyecek bir laf hiç yok. Adam, yere çökmeden ayakta duruyor, ayakta çöküyor.

Eşyalar toplanıyor, aşağı indirilmeye başlanıyor. Adam yukarda, enkazın ortasında oturuyor. Otururken görmedim aslında, hep olan şey bu. Daha önceleri çok izlediğim için, sonrasında ne oluyor diye, bir enkaz ve ortasında oturan bir adam. Hep aklıma bu manzara geliyor artık. İçerde kim olursa olsun, ne zaman böyle ev yıkmaya gelsek, işin sonunda kafamda oluşan manzara bu. Aşağıda bir sigara yakıyorum. Yağmur hala çiseliyor. Şoför beni görünce koltuğuna geçiyor. Arabayı çalıştırmaya hazırlanıyor. Elimdeki kalemi unuttuğumu fark ediyorum. Evde olacağını tahmin ederek merdivenlere doğru yöneliyorum. Yıktığımız evin karşısındaki kapı açılmış, küçük bir kız çocuğu. Elinde bir oyuncakla bana bakıyor. Beni görünce oyuncağını arkasına doğru götürüyor. Oyuncak, çocuktan büyük. Saklayamıyor. Bir şey diyecek oluyor, vazgeçiyorum. O, bir şey demeye bile yeltenmiyor. Dudakları sımsıkı, konuşmamaya yemin etmiş gibi. Konuşmayı unutmuş gibi. Gerisingeri arabaya dönüyorum. Araba hareket ediyor. Sokaktan çıkmak çok uzun sürüyor. Dikiz aynasında şoförün gözlerini görüyorum. “Şefim” diyor. “Yine kumar mı?”

İbrahim Gül