Tarhan Gürhan’ın editörlüğünü yaptığı “Karanlığın Taneleri / Bir Film Üzerine 17 Çeşitleme”, H2o Kitap’dan çıktı. Gürhan son derleme kitabı “Müstakil Eylem”de merkeze “uyku”yu koymuştu, bu kez bir filmi koyuyor. Okuyucuyu bir film üzerine 17 farklı yazar ve yorumla buluşturuyor: Meksikalı yönetmen Alejandro González Iñárritu’nun ilk uzun metrajlı filmi Amores Perros. Bu filmin, 22 yıl sonra Atlantik Okyanusu’nu aşıp Türkiye’de bir kitap haline getirilme öyküsünü Tarhan Gürhan’la konuştuk.

Beril Azizoğlu

Tarhan Gürhan (Fotoğraf: Jülide Okkalı)

Sevgili Gürhan, kitabın önsözünde, “Ölmeden yapılan acılı bir otopsi gibi” diye bir tanımlamanız var filmle ilgili. Gerçekten çarpıcı bir cümle. Bu etkiden yola çıkarak mı seçtiniz bu film hakkında bir kitap hazırlamayı? Neden Amores Perros?

İlk sinema yazımı bundan 34 yıl önce, arkadaşlarımla çıkardığımız 25. Kare Sinema Dergisi’nde 19 yaşında yayınladım. Daha sonra sinemanın farklı yerlerinde yönetmen asistanı, senaryo asistanı, kısa filmci, belgeselci olarak çalıştım. Sinema üzerine yazılarımı farklı farklı dergilerde sürdürdüm. Hiç unutmuyorum, bu filmi 21 yıl önce Ankara Kızılırmak Sineması’nda 16:45 seansında izledim ilk defa. Çıkar çıkmaz 19:00 seansına bilet alıp tekrar izledim. Bu durum çok enderdir bende. Dövüş Kulübü’nde de böyle olmuştu… Bahsettiğiniz cümle, kitaba bir “editör notu” yazdığımda çıktı geldi. Film hakkında bir kitap yapma isteği o cümleden çıkmadı. Otopsiler ölülere yapılır. Önümüzde akan film birçok ölüyü barındıran ama canlı bir film. Bu kitapla filmin otopsisini yaptığımızı düşündüm hep. Yani film bitmişti ve yeniden seyredilene kadar da bitik kalacaktı. Bizzat filmin kendisinde gizli aslında sorunuz. Yıllarca sinema yazarları bir kitap yaparlar diye bekledim. Unutamadım, defalarca tekrar seyrettim. Sarhoşken seyrettim, ayıkken seyrettim, aşıkken seyrettim, yazarken seyrettim, köpek gezdirirken seyrettim, yazın seyrettim, kışın seyrettim… Kısacası filmdeki karakterlerin her hallerini, ben de o halde seyrettim. Çok acayip bir süreç oldu ve sonunda kitap yapmaya karar verdim. Önce tek başıma bir kitap yazacaktım. Sonra farklı yorum ve görüşlerle daha geniş, daha çözümleyici, daha açımlayıcı, daha analitik bir kitap olacağına karar verdim. Bu fikrimi yazar arkadaşlarıma açtım. Hemen hepsi severek kabul ettiler. Yazmasını önerip de yazmayan kimse kalmadı.

Müstakil Eylem üç yıllık bir süreç sonucunda raflarda yerini alabilmişti. Karanlığın Taneleri de bu süreci geçirdi. 3-4 yıl bir projeyi hayata geçirmeye çalışmak zor gerçekten, mücadele gerektiriyor. Neden bu kadar uzun sürdü basım aşamasına geçilmesi?

Türk Sineması çok sıkıntılı bir dönemde. Bakmayın siz bu kadar film çevrildiğine. Hâlâ oturmuş bir sinema dilimiz yok! Amerikan Sineması’nın kuyruğunda debelenen bir sinema… Sinema yayıncılığı daha da zor durumda. Bundan 30-40 yıl öncesine bakın yine durum aynıydı. 70’lerde epey senaryo kitabı basılmış. Daha çok ilgi varmış o dönemde. Bu gün sinema kitabı okunmuyor. Filmi seyrediyorlar ama gidip kitabını almıyorlar. Sinema kitabı basan yayınevi sayısı çok az. Bu noktada h2o Kitap cesur bir karar alarak kitabı destekledi. Bu piyasa koşullarında sinema kitabı basmak resmen delilik. Bu deliliği yaptıkları için h2o’ya teşekkürlerimi iletiyorum buradan da… En çok bu durumdan gecikti. Kitaba ve filme olan inancım tam olmasaydı iki sene yayıncı arayamazdım. Vazgeçerdim…

17 ayrı yorumun olduğu bu kitapla olan üç yıllık mücadelenizi de hesaba katarsak Amores Perros’u tekrar seyrettiğinizde, bu süreçten öncekinden farklı bir noktada mısınız?

Değilim. Film beni kendisine mıh gibi çaktığı için şu anda da aynı noktadayım. Tabii farklı yazılar beni daha önce düşünmediğim yerlere götürdüler. Çok ilham verici yazarlarla çalıştım. Hepsi de çok değer kattı kitaba. O yüzden sinemanın farklı farklı yerlerinde duran yazarları tercih ettim. Bu bir akademisyen kitabı değil, ama akademisyenler var. Bu bir senaryo kitabı değil, ama senaristler var. Bu bir yönetmen kitabı değil, ama yönetmenler var. Bu bir felsefe kitabı değil, ama felsefeciler var… Bu bir gazeteci kitabı değil, ama gazeteciler var… Bu zenginlik konunun etrafını tamamen sarmak için gerekliydi. Öyle yaptım. Yazarları yönlendirmedim ama elime geçen yazılar beni hep doğruladı. İyi ki onlarla çalışmışım. Bu vesileyle hepsine tekrar ayrı ayrı teşekkür ederim.

Filmin yönetmeni Iñárritu ile bir araya gelseydiniz ne konuşmak, ne sormak isterdiniz?

Benzer bir kandan geldiğimizi düşünüyorum. İçerdik sanırım… Filmi beraber bir kez daha izlerdik. Yılmaz Güney’le de izlemeyi çok isterdim. Soru sormayı da bilinmez bir zamana ertelerdik. Zaten birbirimize bakınca meseleyi anlayacağımızı düşünüyorum. Aramıza soruların girmesine izin vermezdik.

Filmin senaristi Arriaga ile bir araya gelseydiniz ne konuşmak, ne sormak isterdiniz?

Arriaga çok iyi bir senarist. İnarritu’ya yazdığı diğer senaryolarla da (ölüm üçlemesi) bunu kanıtladı. Ona çok güzel hikâyeler anlatırdım. Dünyanın öbür ucunda yaşamasına rağmen nasıl da tanıdık olduğumuzu gösteren hikâyeler. Arriaga’ya çocukluğumu anlatırdım. Aklına girip yeni senaryosunda benim öykülerimi kullanmasını isterdim. Ben anlatırdım o yazardı…

Karanlığın Taneleri kitabınız, kariyerinizin neresinde duruyor veya durmasını istediğiniz yer neresi?

Planlanmış bir kariyerim hiç olmadı. Ben doğaçlama yaşayan biriyim. Öyle seviyorum. Önüme açılan hayatı yaşıyorum, kasmadan, yormadan, üzmeden… Bu yüzden bu soru bana epey uzak. Benim için iki tip insan vardır: Merakla yaşayanlar, hevesle yaşayanlar. Merakla yaşayanlar hiç ölmezler! Hevesle yaşayanlar her hevesleri kırıldığında yeniden, sıfırdan başlarlar hayata. Ben de bu kitaba heves ettim işte…

“Karanlığın Taneleri / Bir Film Üzerine 17 Çeşitleme” kitabınızı kimler okumalı?

Tabii önce film izlenip sonra kitabın okunmasının daha iyi olacağını düşünüyorum, ama kitap da başlı başına okunabilir. Sinema öğrencilerinin ve akademisyenlerin kaçırmaması gereken bir kitap. Bu güne kadar Paramparça Aşklar ve Köpekler üzerine derli toplu bir kaynak kitap yoktu. Filmi izledikten sonra unutulan, kaybolan ya da hiç görünmeyen yerler hakkında çok kıymetli bir başvuru kitabı olduğunun da altını çizmeliyim. Sinema meraklıları filmin röntgenini ellerinde tutacaklar bu kitapla. Bu da filmden aldıkları keyfi katlayacak bir unsur. Filmin teşhisini koyacaklar. Az şey mi?

Önsözde, “Derin derin nefes al ey okur, seyrederken ve okurken ihtiyacın olacak” diyorsunuz ama yine de “Kitabı eline alan okuyucuya vereceğiniz öneri listeniz nedir?” diye sormak istiyorum.

Bir öneri listem yok. Filme ve kitaba önyargısız yaklaşmalarını isterim sadece. Hayata da tabii… Çünkü bu filme gelen en büyük eleştiriler köpeklerin dövüştürülmesi, ortalığın kan revan olması, şiddet… Hep bu kalemler… Bunlardan dolayı filmi izlemeyen birçok arkadaşım var. Oysa Meksika’nın toplumsal yapısını teker teker filmdeki bütün bireylerde görüyoruz. Sınıf farkı çarpıcı şekilde sergileniyor. Şiddeti görmeyince yok olduğunu sanıyor bazılarımız. “Şiddetin Öfkeli Estetiği” diye bir bölüm var benim yazımda. Önemli olan ne anlatıldığı, köpeklerin dövüştürülüp dövüştürülmemesi değil. Nasıl anlatıldığına bakmak istiyorum.

Kapitalizmin bireylere tırnak içinde özgürlük sunarken onları tesadüflere, kaderciliğe, hazcılığa, psikanalize veya mistisizme doğru iterek ya da hapsederek alanını genişlettiğini ve yayıldığını ve pastanın bir bıçak tarafından dilimlendiğini unutturduğu postmodern yaklaşımları var. Kapitalizmin bu pastayı dilimleyen bıçağın varlığını bize unutturduğu ve sadece kesik parçaları gösterdiği ve hayatta kalmak için kullandığı istikrarlı kimlikleri de var. Bütünlük duygusunu kaybettiğimiz, yanılsamalarla savrulduğumuz yabancılaştığımız, sömürüldüğümüz ve çürüdüğümüz bir düzende geleceksiz kalıyoruz. Bu bağlamdan bakarsak Amores Perros’un 17 farklı yorumunun olduğu bu kitap, metalaşmış bir film olarak liberal–kapitalist entelijansiyanın ekmeğine yağ mı sürmektedir yoksa bu makalelerle tam da bunu açıklığa kavuşturarak, toplumsal gerçekçi bir çıplaklık içinde mi bırakmıştır filmi?

Kazık bir soru… Bilemiyorum… Elimizde bu soruyu açıklayacak fazla bilgi yok. İş dönüp dolaşıp can sıkıcı bir şekilde kapitalizme gelmek zorunda kalıyor. “Entelijansiyanın ekmeğine yağ sürmek” nedir bilmiyorum mesela. Nasıl olur? Bence entelijansiya kendi ekmeğini yapar ve sadece onu yer. “toplumsal gerçekçi bir çıplaklık”, bunu da bilmiyorum. Bugünün toplumsal gerçekçiliği nedir? Var mıdır? Elbette bugün üretilen her meta çok kısa bir süre sonra hızla tüketiliyor ve değerini yitiriyor. Bir film için, söyledikleriniz fazla bir beklenti doğuruyor bence. Neo-liberal bir dünyada film yapıyorsunuz, daha fazla ne bekleyebilirsiniz ki?

Sıradaki hayaliniz nedir? Bundan sonra hangi kitap gelecek?

Bir “arzu kitabı” hazırladım. Sanatın bütün dallarında haz ve arzuyu arayan, arzunun sanattaki evrimini yakalayan çok yazarlı bir kitap. Arzu konusu Türkçede çok az kalem oynatılmış bir konu. Bunların çoğu da çeviri eserler. En çok onun basılmasını istiyorum bu aralar. Bitmiş dört tane dosyam, yayınevi bulmam için göz kırpıyor masamdan…

Kendinize sormak istediğiniz bir soru var mı?

“Ne zaman bu kitapları bitirip kendi kitabımı yazacağım?” sorusu var hep aklımda…