Selman Dinler

Büyük yazar Tarkan Tankutmaz berbat bir rüyanın içinde kıvranıyordu. Bir parktaydı ve herkes ona bakıyordu. Banklarda oturanların, avare gezinenlerin, çocuğunu oyun parkına çıkarmış ailelerin şaşkınlık ve iğrenti dolu bakışları altında çömelmiş, gri eşofman altını sıyırmış, inadına yapar gibi hacet gidermeye çalışıyordu.

Rüyadan çıkmak için çırpındı. Kıvırcık saçlarla taçlanmış heybetli başı kuştüyü yastığın üzerinde huzursuzca döndü. Hımp hımp diye sertçe nefes verdi burnundan. Alnında soğuk terler boncuklanmıştı.

Rüya gördüğünün farkındaydı ve derhal çıkmak istiyordu bu berbat kabustan ama nafile. Gri eşofman altının lastiği ayak bileklerine bir pranga gibi dolanmıştı. Onu o iğrenç pozisyona zincirlemişti lanet eşofman. Böyle çömelmekten bacakları da uyuşmuştu iyice. Ayrıca, bunu rüyasında bile kendine itiraf etmek zordu ama Tarkan Tankutmaz dişini sıkıp kendisiyle oracıkta yüzleşti, gerçekleştirmekte olduğu eylemin o derinlere saklanmış hazzını yarıda kesmek de hiç kolay değildi. Daha açık söylemek gerekirse; o acı verici ve aşağılayıcı pozisyondan kalkmak istemiyordu çünkü biraz da hoşuna gidiyordu.

Hımp, hımp! Başı sağa sola çırpındı, sonra bıraktı kendini.

Kınayan yüzler gittikçe çoğalıyordu. Neredeydi tam olarak? Tamam bir parktaydı ama biraz da Kadıköy’de müdavimi olduğu kafeyi andırıyordu ortam. Şu ahşap sandalyeler, kenarda duran boynuzlu geyik kafası heykeli ve bir ağaca alnından çivilenmiş Oğuz Atay posteri, hepsi de kafenin dekorasyonundan parçalardı.

O kafenin tuvaleti miydi burası? Alt beyni rüyasını kurgularken o çok tanıdık mekandan parçalar aşırmış olmalıydı. Bir klozetin üzerindeydi ama ne hikmetse tuvalet duvarlarından yalnızca bir tanesi gelmişti düşüne. Diğer üç yandan meraklılar onu izliyordu. Mahremiyetine bu kadar düşkün bir yazar olarak böyle ifşa olmak onur kırıcıydı.

Tutamadı kendini. İki damla gözyaşı kirpiklerinden süzüldü, burnunun kenarından kaydı, okumakta olduğu kitabın açık sayfalarına düştü. Ah, evet, bir yandan da kitap okuyordu. Tuvalette işini görürken dizlerinin üzerinde genellikle açık bir kitap bulunurdu. Biraz daha okudu, biraz daha ağladı. Islanan satırların şekli bozuldu, harfler birbirine girdi.

O halde rezil olduğu için değil, kitabın etkisiyle mi ağlıyordu? Neydi acaba onu ağlatacak kadar tesirli yazılmış bu kitap? Okuyordu ama ne okuduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Sayfaları gözüne yaklaştırdı. Hayır, hayır. Bakışlarının altında karınca sürüsü gibi kıpır kıpırdı harfler. Meraktan çıldıracak gibi oldu. Onu hüngür hüngür ağlattığına göre kim bilir ne biçim bir başyapıttı elinde tuttuğu. Uykulu uyanıklığıyla hayıflandı; ah şu sayfaları düşünden dışarı taşıyabilse…

O sırada kendisine doğru yürümekte olan bir çocuğu fark etti. Sarı saçları lüle lüle, yunan erosları gibi köfte dudaklı, sevimli bir yavrucak. Yüzünde meraklı bir ifadeyle yaklaşıyordu. Büyük yazarın çömelmiş büyük tuvaletini yaptığını görünce korktu, dudakları titredi. Arkasından koşan annesi yetişip tuttu elinden, çocuğu kendine çekti. Ama küçük eros göreceğini görmüştü, ağlayarak sarıldı annesinin bacağına.

Büyük yazar Tarkan Tankutmaz acıyla sıktı dişlerini. Rezil olmuştu. Herkesin ortasında, elinde bir kitap, klozetin üzerinde, ne demek oluyordu tüm bunlar?

Allah’ım, diye dua etti, ne olur yer yarılsın da içine gireyim. Ama ne yazık ki duası kabul olmadı düşünde. Yer yarılmadı. Tarkan Tankutmaz da gri eşofman altının ihtiraslı pençelerinden kurtulamadı. Hala büyük tuvaletini yapıyor, bir yandan da kucağındaki kitaba eğilmiş okuyor, okudukça kalbinin sızladığını, en derin ve soylu hüzünlerin ruhunu delip geçtiğini hissediyordu. Ah Tanrım, diye inledi. Gözyaşları çöle inen yağmur damlaları gibi düşüyordu sayfalara.

Hımp, hımp! Biraz daha çırpındı yatakta. Beline dolanmış ince pikeyle boğuştu, sonunda kurtuldu, savurup attı bir kenara.

Kalkmalıydı artık buradan. Toparlanmalıydı. Yoksa felaket olacaktı. Mahvolacaktı ismi, kariyeri, her şeyi… Elindeki, sayfaları artık gözyaşından yapış yapış olmuş kitabı fırlatıp attı, kenardaki tuvalet kağıdına uzandı. Fır fır koca bir tomar çekti. Fakat o da ne? Tuvalet kağıdının üzerinde de harfler vardı. Kelimeler, cümleler, cümleler…

Tuvalet kağıdının üzerinde ne yazdığını tam anlayamasa da daldı gitti okumaya. Tuvalet kağıdı üzerine basıldığına göre pek de matah bir eser olamazdı ama bir yanda da büyüleyici bir hikaye olmalıydı çünkü bırakamıyordu elinden. İşin tuhafı, okudukça içi mutlulukla şişiyordu.

Uzun uzun inledi, kıvrandı, yastığın köşesini ısırdı ve nihayet yakasını bu zalim düşün pençesinden kurtardı Tarkan Tankutmaz. Nefes nefese attı kendini yataktan aşağı. Tuvalete gidip yüzüne soğuk su çarptı, gözlerini havluyla ovaladı. Bitkindi. Lavaboya dayanıp düşündü: Nereden çıkmıştı bu saçma rüya? Kaynağı neydi? Basit bir fizyolojik sıkışmışlığın doğrudan tecessümü müydü sadece?

Şöyle bir yokladı bağırsaklarını, hayır, tuvalet ihtiyacı yoktu. O halde bu gördüğü şey, fiziksel bir ihtiyacın düşsel dünyada kendini bir tür kabus olarak manifeste etmesinden ibaret denilemezdi. Hayır. Peki bilinçaltının çok da zarif olmayan bir süblimasyon oyunu mu? Ama bu da değerler sisteminin alt üst olduğunu, daha doğrusu tersine çalıştığını göstermez mi? Ah, dedi, neler diyorum ben! Ben bile anlayamıyorum düşüncelerimi. Kafam allak bullak.

Salona gitti, kendini kadife berjere bıraktı. Önündeki kök ceviz kaplama sehpanın üzerinde duran, işlemeli gümüş tabakadan titreyen parmaklarla bir sigara çıkardı, antika Zippo çakmağıyla yaktı. Hala etkisi altındaydı kabusun. Tedirgince içine çektiği dumanı kristal avizelere doğru üfledi.

Düşsel bir atmosfer yaratmaktaki mahareti yıllardır ayakta alkışlanır, büyülü gerçekçiliğe Anadolu’nun özgün yanıtı olarak edebiyat çevrelerinde selamlanırdı ama işin doğrusu, pek düş görmezdi Tarkan Tankutmaz. Kendisiyle ilgili gizliden gizliye gurur duyduğu şeylerden biriydi bu. Kütük gibi yatar, zıpkın gibi kalkardı. Rüyalarla uğraşmayı bir tür kadınsal zaaf olarak görüyordu içten içe. Kendisiyle meselelerini halledememiş zayıf insanların beyhude ıkınmaları…

Onun düşlerle işi, çevresini düşsel bir atmosfer yaratacak, imgelemini besleyip yaratıcılığını körükleyecek nadide nesnelerle donatmak ve bu habitatı, verimli yazı pınarının sürekliliğini sağlayacak şekilde ıslah etmekten ibaretti. Efektif kreatif atılım için, derdi o tok, erkeksi sesiyle, sıradanın tahakkümüne bayrak açmak ve fildişi kulemizin çevresine mayın döşemek şarttır.

İyi de onca ihtimama karşın düş dünyasına tecavüz eden bu kabus… Hem de bu kadar vulgar imgelerle…

Sigarasını silkerken eli titredi, bir parça kül masif iroko parkenin üzerine düştü. Telaşla kalktı, ıslak peçeteyle temizledi yeri.

Yok yok, böyle olmayacak diye söylenerek toplandı. Robdöşambrını dilsiz uşağa astı, beyaz keten kıyafetlerini giydi ve evden dışarı attı kendini. Bir an Cihangir’deki ofisine gitmeyi düşündüyse de hiç takati yoktu. Dizleri kabusun etkisiyle hala titriyordu. Moda sahiline inen ara sokaktaki kahveciye oturdu. Bir el işareti yapınca garson önüne duble espressosunu koydu.

Bu şirin köşecikte espresso içmek hep iyi gelirdi ona fakat bu sabah, sığınağı olan günlük rutinleri bile huzursuzluğunu gideremiyordu. Aklını dağıtmak için ne kadar yoldan geçenleri izlemeye, eserleri için sıradışı tipleri zihnine nakşetmeye çalışsa da, lanet olası kabus yakasını bırakmıyor, büyük yazar Tarkan Tankutmaz’ın tüm düşünce gücünü kıskançlıkla kendisine çekiyordu.

Şakaklarını yoğurdu. Kurtulamıyordu kabustan. Ama hayır, bu entelektüel meydan okumadan kaçmayacaktı. Her şeyden önce, Tarkan Tankutmaz bir korkak değildi. Okurları ona cesaretinden, tabu yıkıcı gözü karalığından ötürü hayran değil miydi biraz da?

Kahvesinden bir yudum aldı, bir sigara yaktı antika çakmağıyla. Evet, diye düşündü. Gayet basit bir rüya esasında. Açıkçası, kendi kendimi kıskanıyorum. Kendi başarımdan rahatsız oluyorum. Bu parlak teşhis onu anında sakinleştirdi. Bıyık altından güldü. Elbette, her şey açık. Kendimi kitap okuyup sindiren, sonra da beslendiği şeyleri dışkılayan bir mekanizma olarak hayal ettim. Yazılarım, öykülerim ve hatta uluslararası başarılarımı taçlandırmış iki romanım bile kendi negatif benliğime göre, esefle içini çekti, hadi adlı adınca itiraf edelim: bok. Ne kadar alçakça bir saldırı. Üstelik bana, Tarkan Tankutmaz’a…

Peki böylesi bir darbeyi bana kim vurabilir? Kimin aydın vasfı, bileği ve yüreği yeter böylesine kıyıcı bir saldırıya? Elbette yine ben! Bir an karamsarlığa kapılacak gibi oldu; acaba içten içe namussuzun, sahtekarın teki olduğumu mu düşünüyorum? Yani ben, nadir rastlanan bir edebiyat dehası mıyım, değil miyim? Düşünceleri hızla karamsarlaştı. Belki de sandığım kadar büyük bir yazar değilimdir. Geçenlerde düzenlenen imza günüme şaşırtıcı derecede az insan gelmedi mi? Artık popülaritemi kaybediyorum galiba. Yeni nesil beni yeterince tanımıyor. Gençlerin beni sevdiğini sanıyordum ama bundan emin olamıyorum şu an. Hımm. Midesinin ekşidiğini fark etti.

“Canım!” diye seslendi çıtır garsona. Narin bedeniyle önünde bitti genç afet. Güzelliğiyle karanlık düşünceleri dağıtıverdi. Maşallah, dedi içinden Tarkan Tankutmaz, cam gibi zalimin çocuğu, bu nasıl bir pürüzsüzlük. İçini çekti. “Tatlım,” dedi. “Şu ekşi mayalı, tam tahıllı, çiya tohumlu kurabiyelerinizden var mı?” Genç garson başını salladı, uzaklaşırken arkasından iç çekerek baktı Tarkan Tankutmaz.

O gidince büyük yazar dalgınlaştı yine. Evet, kendi başarımı çekemiyorum. Şüphelerim bu öz-kıskançlığımın en açık delili. Tuhaf şey doğrusu. Kendimle barışık olduğumu sanıyordum. Hem neden kıskanayım kendimi? Belki de bu gerçek bir kıskançlık değil de, teknik bir şeydir. Kendi hayat öykümün, tüm başarılı öyküler gibi, bir çatışmaya ihtiyaç duymasından kaynaklandı bu düş. Bunca sevilen, hayran olunan bir yazar olarak, kendi antagonistimi de yine kendim, hem de kendimden yaratmak yine bana düştü. Heyhat! Zirveler hakikaten yalnızlığın da doruklarıdır Tarkan Tankutmaz!

Bu arada büyük yazarın adını çok fazla zikrettiğimizin farkındayız ama bunu onun tercihlerine saygımızdan dolayı yaptığımıza inanmasını isteriz sayın okurun. Çünkü büyük yazar, kendisinden üçüncü tekil şahıs olarak, ismi ve soyismiyle, bir yabancı gibi bahsetmekten hoşlanırdı. Böylece kendisine dışarıdan bakabildiğine, fazilet ve kusurlarını objektif olarak görebildiğine inanıyordu. Yalnızca Tarkan Bey dediğinde birisi, yüzündeki gülümseme hafifçe titreşiyor, karnında bir rahatsızlık gurulduyordu.

Kahvesinden bir yudum aldı ve düşüncelerine kaldığı yerden devam etti. Kendi düşmanını yine kendin yaratacak kadar yalnız olmak… İçini çekti. Bir adamı tanımlayan şey, biraz da düşmanları değil midir? Kendi çapına, sıkletine denk kişilerle düşman olur bir adam. Bir aslan bir karıncayla düşman olabilir mi? Bir aslanın düşmanı ancak başka bir aslandır. Peki bu haşmette, bu heybette biri yoksa? O halde yine kendisidir kendi düşmanı. Büyük sanatçılar, yaratıcılar muhtemelen böyledir, diye bağladı analizini.

Önüne saygıyla bırakılan tabaktan ağzına bir kurabiye attı. Üzerine bir yudum espresso içti ve sigarasından bir nefes çekti.

Şimdi taşlar yerine oturuyordu işte. En azından karşısındakinin kim olduğunu teşhis edebilmişti. Aklının keskin kılıcıyla, yolunu tıkayan sarmaşıkları temizliyordu. Peki rüyasında kendi kendine gerçekleştirdiği bu insafsız öz-sabotaj aynı zamanda yeni fırsatların da habercisi olabilir miydi? Evet, diye düşündü. Kendisiyle mücadele edip kendisine karşı kavgasını kazanamamış bir adam, gerçekten abidevi eserler yaratamaz. O halde ömrümün, kendimi dahi alt ettiğim en parlak, en şaşaalı dönemine girmek üzereyim. Bunu muştuladı bana bu rüya.

Off. Rüya, der demez şu korkunç imge yeniden üstüne çöktü. Gri eşofman altının insanı aşağı çeken, adım attırmayan gaddar imgesi… Peşinden kabusun diğer detayları zihnine doluştu. İyice bunalınca artık kafeye sığamaz oldu, kalktı. Masaya hesabın birkaç katını bırakarak sokağa çıktı.

Deniz kenarında dolaştı biraz. Kayalara oturmuş çekirdek çitleyen esmer delikanlıları dudak bükerek süzdü. Çimlere yayılmış genç çiftleri görünce aklına rüyasındaki sahne geldi. Böyle bir yerde başına gelmişti o talihsiz hadise. Her şey ona o meşum kabusu anımsatıyordu. Başı döndü, kendini hiç iyi hissetmiyordu.

Her an düşüp bayılmaktan korkarak kendini Kadıköy’deki kafeye attığında, gerginlik ve çabadan nefes nefeseydi. Sokağa bakan oymalı eski koltuklardan birine, Oğuz Atay posterinin karşısına çöktü, hemen bir limonata ısmarladı. Biraz nefeslendikten sonra psikoloğunu aramak için telefonu eline aldı ama bir anda fikrini değiştirdi. Psikoloğun rasyonel bir açıklamayla rüyasını dağıtmasını istiyor muydu gerçekten? Biraz düşündü, rehberde gezindi ve nihayet, eski dostlarından birini, çok gençken birlikte dergi çıkardıkları ama sonradan kariyerinde tıkanan, artık yazmayı bırakmış, öğretmenliğe dönmüş bir arkadaşını aradı. Edebi başarılarını ya da aklına gelen parlak düşünceleri paylaşmak için nadiren de olsa arardı onu.

“Merhaba dostum,” dedi. “Müsaitsen çok kısa bir şey paylaşacaktım seninle.” Zavallı adam müsait olduğunu söyledi. Bunun üzerine gördüğü rüyayı detaylarıyla, kelimeler ağzından çıktıkça kendi sesinden tahrik olarak, aslında görmediği bir sürü yeni şeyler de uydura uydura anlattı Tarkan Tankutmaz. Geniş ciğerlerinin pompaladığı havanın ses tellerine sürtünerek geçmesi, teninde gezdirilen bir kamçı ucu kadar azdırıyordu onu. Çok az şey kendi sesini dinlemek kadar tahrik ediciydi onun için. O tok sesiyle konuşurken, gurlayan bir kedi gibi hazla gevşer, gözleri baygınlaşırdı.

Uzun uzun, kendi kendini okşar gibi konuştu. Neden sonra yoruldu, biraz rahatlamıştı. Tüm bu anlattıklarından ne sonuç çıkardığını sordu telefonun diğer ucundaki arkadaşına. Adamcağız nihayet sıra kendisine geldiği için memnun, gri eşofman altının aile yaşantısının donukluğunu temsil ettiğini söyledi. Evin rahatlığı, kendini salmışlık.

“Olabilir,” dedi Tarkan Tankutmaz, “Benim de aklıma gelmişti.”

Bir süre sustular.

“Belki de bunu yazmalısın,” dedi eski dostu.

“Evet, olabilir,” dedi Tarkan Tankutmaz. Teşekkür etti dostuna ve telefonu masaya bıraktı. Bu rüya unutulmamak için bu kadar ısrarcıysa, belki de bir amaçla gelmişti kendisine. Yazılmak istiyordu demek ki.

İyi de Tarkan Tankutmaz’ın böyle dışkılamalı falan, iğrenç şeyler yazması… Yakıştıramıyordu kendine. Bugüne dek edebiyatın yüceliklerde süzülmesi, yaşamı kendi kutsallık katına çıkarması gerektiğini savunmamış mıydı?

Nasıl yazacaktı bunları? Alegorilere, eğretilemelere sığınmadan, her şeyi göze alarak, rüyasını olduğu gibi yazsa? Birinci tekil şahısla? Eleştirmenler ne derdi buna? Bu meydan okumanın heyecanı kalp atışlarını hızlandırdı. Büyük bir atılım… Kendi kurduğu estetik dünyayı yıkan, gül rengi şarapla dolu kristal kadehleri elinin tersiyle bir kenara itip, şangırtılara aldırış etmeden ailesini temsil eden gri eşofman altını anlatısının ortasına koyan, devrimci bir atılım…

Bir tür anti estetik meydan okuma… Bu cüreti anlayabilir miydi okurları? Kendi kendisini çarmıha geren, kendi yazdığı kitabın ortasına pisleyen bir tür devrim… Halis avangard. Belki de artık bağlantısını kaybettiğini düşündüğü gençlerin ilgisini bu şekilde çekebilirdi.

Heyecandan ağzı kurudu. Bir içki içip sakinleşecekti önce. “Sevgilim!” diye seslendi liseden kaçmışa benzeyen çıtır garsona. “Bakar mısın tatlım bana?”

Selman Dinler