Tarhan Gürhan

Her şey çok başka olabilirdi, ama olmadı. En çok bunu unutuyorum. En çok bunu unutmaya çalışıyorum, çünkü en büyüğü bu. Unutunca, geriye sadece ve sadece yazmak kalıyor. Unuttuktan sonra yazmak, elinde hiçbir şey yokken yazmak… Unuttuktan sonra yazarsan, bütün unuttukların kapıyı çalmadan aklına giriveriyor. Bugünkü fikirlerinle cilveleşmeye başlıyor. İşte belleğin en acımasız vakti zamanı… Unuttuğunu sandığın bütün detaylar “hatıra hücumu” gibi doluşuyor zihnine. Hadi bu zihinle çık sokağa bakalım…

“Türk edebiyatında neyi eksik buldunuz da yazmaya karar verdiniz?” diyor Hulki Aktunç. Al sana acımasız ve unutulmayacak bir soru. Belki de kendi içimizdeki bir eksiklikten, yoksunluktan yazıyoruzdur. Türk Edebiyatı’nın eksiğini gediğini edebiyat tarihçileri bilir, bilsinler. Belki de hafızam çok kötü olduğu için yazıyorum. Belki de hayat çok ağır geldiği için sığınıyorum. Kayıt altına alıyorum düşüncelerimi. Unuttuklarım yazdıklarımdan çok. Unutulan balık büyük olur. Unutarak da yazılır, unuttuğunu unutarak da… Yazmak bir hâldir, o hâle girersen yazarsın. Giremezsen, “neyi eksik bulduğunu” da bilemezsin.

Zamana sığınabilir mi insan? Zamanın gerisi hem eskiyi hem yeniyi kapsar. Çünkü zaman durmaz, hep eskir, hep eskiyecektir. Şimdi bile, sürekli eskir. O kadar eskir ki bıkarız her şeyden, kendimizden bile… İnsanın eski nesnelere, eski kitaplara, antikaya merakı, geçmişi yaşatmak isteği mi yalnızca? “Geçmişin içinde yaşamak” dert değil mi? Dert değilse sorun yok, dertse, aradığın geçmiş kendi arkeolojini yapmanı gerektirecektir. Bu kolaycacık kurulan cümle, aslında çok zor yapılacak bir hayattır. Çünkü eskimiyor. İnsanın geçmişe düşkünlüğü eskimiyor. Sadece nostalji deyip geçebileceğimiz bir şey değil bu. Arkeolog titizliği, sanatçı duyarlılığı, bilim insanı zekâsı vs. ister.

İnsanların hayatı inanılmaz derecede toplumların hayatına benziyor. İnsan belleği de uygarlıklar gibi katman katman. Önce son yaşananlar, görülenler, duyulanlar, okunanlar hatırlanıyor. Sonra daha derine ineceksin. İndikçe kendi hayatının katmanlarının seni nasıl bu güne getirdiğini göreceksin. Şaşırma. Aslında zaman ne ileri ne geri gider. Sarmaldır. Dolayısıyla daha önce yaşadığın bir olay nüks edip tekrar çıkabilir karşına. Özellikle yaşlılar daha iyi bilirler, “Ben bunu yaşamıştım” duygusunu. Dejavu ile karıştırmayın lütfen. İnsan insana tanıdıktır, içinden. Tarih bu tanıdıklıklara belge bulma bilimidir. Belgeler, kayıtlar ağacın yaşını hesaplar gibi, hatırlar gibi, katman katman çıkar tarihçinin karşısına. Tarih koskoca bir dünyanın olan biteninin, belleğinin belgelerini koyarken önümüze koskoca ve yavan bir cümleye takılır: “Tarih tekerrür eder.” Bellek de.

Müzeler hafıza mâbedidir. Yâd edilmelidir sık sık, tekrar tekrar… Yâd etmek hatır, zihin, anımsamak, anmak demektir. Yoksa unuturuz. “Kim varmış biz burada yoğuken?” sorusu çıkagelir. Müzeler, tarih ve kültürün bizi beklediği ve her seferinde güzel ağırladığı bellek mekânlarıdır. Kendini görmek istiyorsan aynaya bakmak yerine müzeye git. Elindeki kültürel miras sen hatırlamazsan hiçbir işe yaramaz. Sen hatırla ki hatırlamayanların sigortası ol.

Anlattım, bir daha anlatayım. Bir öyküm basılmıştı. Anneme gösterdim dergiyi. Şöyle bir bakıp “Senin lafını mı basmışlar?” dedi. O zaman anladım yazmak “laf etmek”ti, unutmak “laf edememek.” Bellek bizi dilsiz olmaktan kurtarır. Dillendirir. Yaban inançlara savrulup cehaletin hamağında sallanmamızı önler. Bizi biz yapar. Daha da ileri gidip adını hatırlayamadığım bir yazarın lafını aktarayım belleğimden: “Yazmak hatırlamaktır.”

Kutsal kitaplar “Oku!” diyor, “hatırla” demiyor. Çünkü o kitaptan öncesini yok sayıyor. Oysa ne kültürler geldi geçti onlardan önce. Hıristiyanlığın doğuşu milat kabul ediliyor. Öncesi ve sonrası var. Yok saymak ne kadar tehlikeli. İşte o zaman tarih tekerrür ediyor. Yok sayarsan bellek oluşmuyor. İnsanlığın ortak mirası üzerinden söz alanlar hep bunu vurguluyorlar. Bu tarih hepimizin… Koruyucu olan da hepimiz olmalıyız.

Kendimden örnek vereyim. Aslında çok karanlık yazıyorum. Fakat siz daha kolay anlayabilesiniz diye tinerle inceltiyorum. Alkolle incelttim olmadı. Konuştuğumuz dilin dışında bir dil yakalamaya çalışıyorum edebiyatla. Yoksa pek eğlenceli değil yaşamı kopyalamak. Bunun için de “ilhama varmak” gerekiyor sanırım. İlhamda bitene kadar kalmak… Diğer yazarlar gibi yaşamdan, sanattan, bilimden ve yazılmış olanlardan alıyorum ilhamı. Fikirden geçilmiyor aklımda, bu yüzden soru şu: Neleri atmalıyım? Attıkça, belleğim hafifleyecek ve yeni kayıtlara yer açılacak. Bunu biliyorum.

Yaşadığınız hayat sizi yazar yapar ya da yapmaz, ama iyi yazarların çoğunun çok ilginç, değişik, bazılarının olağanüstü hayatları olmuştur. Biyografiler bize bunların detaylarını açar. Kendini, yazmak için kışkırtacaksın. Gündelik işlere köle yapmayacaksın yazmayı. Aklına geleni, eseni yazmak değildir edebiyat. Aklına geleni not edebilirsin ama ilk aklına geleni yazmak biraz çiğ kalabilir. Üzerine çalışılmamış metinler ham olur. Ne yazarına ne de okuyanına haz verir. Espriyi anlama inceliği olmayanın yazar inceliği de olamaz.

Kullanmadığımız her şeyi unuturuz. Yani “şeyler”, kademe kademe eskinin yerini alıyor. İnsan katman katmandır. Her katman eski/yeni bir değişimin izidir. “Sözcükler değişmez artık. Mahzun dostum, sen değişemezsin.” dese de Elizabeth Bishop, North Haven şiirinde, bana göre değişemiyorsan öldün demektir, kurcalama kendini.

Unutulanlar kayda değer olmayanlar mı acaba? Buna zaman mı karar verir?

Kendimi bildim bileli unutmaya başladım. Yetmedi. Zor zamanlar için sakladığım bir senaryom vardı. Sanki her şeyi hatırlıyormuşum gibi maskeler takmak. Olmadı. Onu da unuttum sanırım. Bir şey diyecektim, unuttum. Onun yerine başka bir şey diyeyim. O da daha farklı oldu elbette. Toplumsal bilinçaltı, toplumsal belleğe kayıtlı değil midir? Biri unutsa diğeri hatırlar.

Neyi kaydediyoruz? Niye kaydediyoruz? Kayıtlara kendi belleğimizden çok güveniyoruz. Hafıza diye bir şey yoktur. Tekrar vardır. Yeterince tekrarlarsan, unutmazsın. Ressam bir arkadaşımın belleği yoktu, o an yaşar, o an unuturdu. Dolayısıyla hiç kin tutmadı. Tertemiz adamdı. Ah bir okuduğumu aklımda tutabilsem. İçin için unutuyorum…

Unutarak yaşayabildim bu güne kadar. Hafızam delik deşik. Kendi bulduğum mucize gibi cümleleri kolaycacık unutuveriyordum. Unuttuklarımı bir bulabilsem, bir hatırlayabilsem… Unutkanlık insanı hep aynı şeyleri düşünmeye, zamanla takmaya götürebilir. İnsanın belleği ürettikleridir. Tarihin acelesi yoktur, belleğin de… Hatırlamak da hatırlamamak da fırsattır. Ancak farklı kapıları açarlar. Her farklı kapının ardında da farklı hayatlar vardır.

Her şey çok başka olabilirdi, ama olmadı. En çok bunu unutuyorum. En çok bunu unutmaya çalışıyorum, çünkü en büyüğü bu. İnsan kendinin manşetidir. Bellek her gün bunu sana hatırlatır. İnsanlar eski çağlarda manşetleri kayalara, taşlara oyuyorlardı. Bu gün manşet her gün yeniden atılır, hayat her gün yeniden başlar, yazmak her başladığında bir yeniyi kovalar. Bu böyle sürer gider. Bellek özel derttir, bunu belleyin yeter…

Tarhan Gürhan

Telefon mesajında “özel dersteyim” yazacakken, “özel dertteyim” yazan Selin Saygılı’nın ilhamıyla…