Nazmi Özüçelik

Bir şeyi yapmak için daima iki neden ararım. Böyle düşünme alışkanlığını çocukluğumda edindim. Mahalle arkadaşlarımla birlikte bahçelere dalmak ve ağaçlardan meyve aşırmak bile benim için sadece beleş dut yemek anlamına gelmiyordu. Ağacın tepesinden kuşbakışı manzarayı seyretmeye de bayılırdım. Bahçe sahibinin, benim çift nedenselliğimi anlayacak kıratta olmaması, eylemimin sonucunda manzaraya hayranlığımın yarattığı aymazlıktan ötürü yakalanıp dayak yiyerek bir hayat dersi almam için evrence tasarlanmıştı. Buna eminim. Berelerimi gören annemin ısrarlı sorularına karşın, olan biten hakkında sessiz kalmamı, –bunca yıl sonra– dut yemişliğime veriyorum.

Çocukluk, ilkbaharın iğde dalı gibi nereye kadar uzayacağı belli olmayan bir dönem. Benimki geldi, evlilik yaşıma dayandı. Yetişkinlikte tuhaflaşan çocukluk halleri! Kendimi hızla değiştirmem gerek, yoksa evlenmem zor. Ciddiyetimi takınıp kızlara karşı kendimi, sahici kendimi, gizleyebilmek kolay değil. Onlar, sezgileriyle hemen anlarlar. Neyi mi? Sorumlu, aile kurmaya hazır, meslek sahibi, yetişkin bir gencin içindeki çocuğu.

Kadınların sezgileri varsa, benim de kendime göre bir yeteneğim var. Hayatta, kullanılmadığı için güçlenemeyip bodur kalan ve sahibine zevk veremeyen yetenekten daha zavallı bir güç yoktur. Benimki öyle değil. Örneğin, vapurda karşısına oturduğum, edepli oluşu oturuşundan belli, erkeklerle göz teması kurmamak suretiyle kendini savunmayı ta çocukluğunda öğrenmiş şu orta yaşlı kadını alalım. Onun yüzüne bakıyorum. Taciz etmek, ya da sahte ilgi göstermek gibi kötü bir niyetim yok. Alçak gönüllülük taslamadan söylersem, beni diğer insanlardan ayıran ve üstün kılan yeteneğim “yüz topoğrafyasını okumak”tır. Onun yüz hatlarını hızla gözden geçiriyorum ve gözlerimi ondan ayırmadan asıl amacım olan şeye yavaş yavaş ulaşıyorum: Yüzündeki çocukluk izlerini keşfetmeye. Eski bir mukavva kutunun içinde umutsuzca bakılmayı bekleyen, bir yabancıya nedensiz gösterilemeyecek kadar özel, ilkokul fotoğrafındaki yüzünü bütün çizgileriyle ortaya çıkarıyorum. Bir ergenin perde aralığından karşı penceredeki yaşıtı komşu kızını dikizlemesinden daha kibar olup olmadığı tartışma götürür davranışımı doğuran ve garip karşılandığı ölçüde avangart da sayılabilecek sanatsal yeteneğimi otobüste vapurda uygulayarak iyice geliştirdiğimi söylemeliyim. 

Zihnimin ruhuma dönük ekranında, yüzleri dönüştürmeye tam olarak ne zaman başladığımı bilemiyorum. Galiba, lise yıllarımdı. Bazı insanların yüzleri çocukluktan ergenliğe, ergenlikten yetişkinliğe geçişlerde pek fazla piksel kaybına uğramaz. Bu gibi yüzler, nadir de olsa çeviride önemli bir eksilmeye uğramadan ezgisi ve anlamı başka bir dile aktarılmış şiirler gibi, görsel anlamlarını koruyarak şekil değiştirirler. Sanıyorum, ilk başarım, bu tür yüzleri diğerlerinden ayırabilmiş olmamdır – çocuk kalmış yüzleri. Zaman içinde bunlar, benim için kolay vakalar haline geldiklerinde, benden daha fazla istemde bulunan, etkileşimli bir süreç çabası gerektiren –bazılarını da karanlık bulduğum– yüzlerin yakın tarihine doğru çıktığım yolculukları sıklaştırdım ve bugünlere geldim.

Geçenlerde, yüzlerde gezinmem için bana gereken zamanı bol bol verdiğinden, kendisine minnet duyduğum ada vapurunda, karşımda asık yüzlü yaşlı bir kadın ve yanında âşık yüzlü bir genç kız oturuyordu. Koca koca insanları, oturdukları yerde çocukkenki yüzleriyle görebilmenin eğlencesi hiçbir şeyde yoktur. Bu ilgim, oyalayıcıdır da. Önce genç kızdan başladım. Dakikalar içinde gördüğüm: Saçlarını annesinin ördüğü, kenarları dantelli beyaz yakalığı ve mavi önlüğü içinde, sıra arkadaşının tek çizgili defterinin sayfalarındaki kenar süslerinde açmış gelincikleri aklına getirerek, kıskançlık duygularını ilerdeki yaşamının gerektireceği keskinlikte bilemeye henüz başlayan içten pazarlıklı bir kız çocuğunun yüzüydü. Yaşlı kadın ise, o gün tırnak yoklamasını yapmakta olan en büyük ablaya yakalanıp sınıfın içinde öğretmenine ve arkadaşlarına rezil olmamak için sıranın üstüne dizdiği parmaklarının uçlarını sıraya bastırıp beklerken, hafta sonları sır dolu anne-kız seanslarında kırmızı ojeyle boyanan ve gün sonunda asetonlanan uzamış tırnaklarını saklayıp saklayamayacağı endişesini bilinçsizce yüzünde taşıyordu.

Üniversite yıllarımda, okula iki otobüs değiştirerek gider gelirdim. Belediye otobüslerinde bir Allahın kulu kitap okumadığı için, elimdeki kitabın beni anında toplum dışı bırakacağını ve üstüme, bir kafes hayvanıymışım gibi, sabit bakışları çekeceğini bildiğimden, yanımda bulunsa da kütüphaneler hariç kamu alanlarında kitap okumamayı kısa sürede öğrenmiştim. Otobüse biner binmez, karşılıklı çift koltukları gözüme kestirir ve bir boşluk bulursam hemen otururdum. Genellikle iş saatlerine denk gelen seferlerde, erkekler işlerinde çalışıyor olduklarından kadınlar, çocuklar ve birkaç da emekliliğinden memnun erkek yolcu olurdu. Kadın yüzleri üzerine uzmanlaşmamın nedeni yalnızca budur. İşleyişini hiçbir zaman dört dörtlük kontrol edemediğimiz aklımıza çabucak gelebileceği gibi, bu eğilimim, günümüzde ayıpların başatı olan “cinsiyetçi bir tavır” değildi. Öyle ki, karşımda beni sinir eden okul arkadaşlarımın meymenetsiz erkek suratlarında kolayca yakaladığım çocukluk yüzleriyle onları salya sümük ağlarken hayal edip hem eğlendiğim hem de intikam aldığım zamanlar da oluyordu. 

Beni en çok çeken yüzler yaşlılarınkilerdir. Çocukluktaki kepçe kulaklar yaşlılıkta geri gelir, benim onları zihnimdeki zaman makinesine sokup çocukluklarına götürmem gerekmez; gözler küçülür, çipilleşir, ben büyütür, boşalmış içlerini merakın ışığıyla doldururum; her gün unuttukları cevabın sorusunu sormaya hazır kırışmış yüzlerinin cildini pürüzsüzleştirir, kanlı canlı yaparım; çıkık çenelerini düzeltir, büzülmüş dudaklarını yayarım; dokuzlarındaki fazla fırçalanmamış ayrık dişlerini, hayattan habersiz hayran gülüşlü çocuk dudaklarının arasına yerleştirir, tam ortalarına da bir çift mat beyaz fasulye diş kondururum.

***

Neyse ki, evlenmeyi başardım. Kadın ve erkeği biraraya getirmeye azimli aşk hormonu Oksitosin’e beni yormadığı için teşekkür ederim. Evlendim evlenmesine de, değiştiğim söylenemez. Karşımdakilerin çocukluk yüzlerini ortaya çıkarma huyum sürüyor. Bu becerimi ilk tanıştığımızda gizlice karıma da uygulamıştım. O, daha sonra bana albümündeki ilkokul fotoğrafını gösterdiğinde, çocukluk yüzü zihnimde resmettiğim yüzüne o kadar çok benziyordu ki, yeteneğimle gurur duydum. Ama ona küçük sırrımı söylemedim. Fotoğraftaki yüzünü ilk defa görüyormuşum gibi yalnızca, “Çok şirinmişsin,” dedim.

Çocukluğumdaki gibi, bir şeyi yapmak için daima iki neden aramaya da devam ediyorum. Eksik olmasın, karım birincisini bana her zaman gümüş tepside sunuyor. Dediği şu: “Ben öyle istiyorum.”

Nazmi Özüçelik