“Kitabım için güzel bir son hazırladım: ve ömrünün sonuna kadar mutluluk içinde yaşadı.”
J. R. R. Tolkien, Yüzüklerin Efendisi

Nuray Elçin

Kırmızı kadife kutuyu sol avucunun içine yerleştirmiş, diğer eli kutunun hemen üzerinde bekliyor. Avm’nin fastfood katında hamburger yerken, dudağının kenarına bulaşmış ketçap lekesiyle tık diye açıyor kutuyu. Beyaz yuvarlak metalin üzerindeki küçük taş ışıl ışıl ama Erhan’ın gözleri yüzükten on karat daha fazla parlıyor. “Yağğğğ” diye vıcık vıcık bir şaşkınlık nidası çıkıveriyor ağzımdan ve Erhan o sihirli cümleyi, şiir okur gibi yavaş yavaş söylüyor, “Benimle evlenir misin?” Herkes bize bakıyor, ben Erhan’ın dudağındaki ketçap lekesine. Bir cevap vermem gerek. Allah kahretsin seni Erhan, şu lanet olası ketçap lekesi seni hiç mi rahatsız etmiyor. Yağlı patateslerin arasındaki peçeteyi alıp lekeyi silmek, sonra da tepsiyi Erhan’ın kafasına geçirmek istiyorum. Ama önce cevaplamam gereken bir soru var. Olasılıkları kafamdan bir bir geçiriyorum. “Evet” dersem evleniriz. “Hayır” dersem rezil oluruz ve Erhan çok üzülür. Evlenmek istemiyorum. Rezil olmak istemiyorum. Onu üzmek istemiyorum. Ne diyeceğim şimdi ben bu adama?

İki yıldır süren ayrılmalı barışmalı bir ilişki bizimki, neresinden tutup ucunu evliliğe değdirdi şaşıyorum. Tamam, çok seviyorum, yoksa sarılıp elini tutabilir miyim? Kokusunu içime çekebilir miyim? Elbette seviyorum. Ama insan âşık olup evlenmeli değil mi ama? Peki, ben âşık mıyım? Yok, hiç sanmıyorum. Aşktan gözü kör, kulağı sağır olmalı insanın. “Dünya bir yana Erhan bir yana,” demeli. Tabii, bunu herkes demesin, bir tek ben diyeyim ama diyebiliyor muyum? Hem evlensek ne olacak? diye aynı anda yüz tane şey düşünürken kafamın içinde bir podyum kuruluyor. Kabarık, dantelli, düz, saten, sade, simli pullu gelinlikler ve hepsinin içinde ben salına salına yürüyorum. Bilinçaltım nasıl da istiflemiş bunca modeli, ama gelinliğe gelene kadar dünya kadar iş var. Söz, nişan, düğün dillere destan olmalı. “Ne oldu Melis Hanım?” diye iğnelerini batırmaya başlıyor aklımın kuytusundaki kadınlardan biri. “Daha iki gün önce ne kadar basit, ne kadar gereksiz şeyler bunlar diye burun kıvırıyordun ya milletin fotoğraflarına bakıp. Ne oldu şimdi?” diye mırıl mırıl söyleniyor. Ne olacak? Durup dururken başımıza iş aldık. Ne yaptım ben? Kuyumcunun yanından geçerken gözüm yüzüklere mi takıldı? Evliliği ima edecek bir şey mi söyledim? Yok, yok istemiyorum ben evlenmek falan. “Hayır” desem çok üzülür mü? Ayrıca hamburger yerken evlenme teklifi mi edilir? Mum ışığı, kırmızı şarap, arka fonda romantik bir müzik falan bekliyor insan ama ediliyormuş demek ki. Neyse iyi ki masaya gül yaprakları falan dökmedi. Ama bir buket çiçek olsa fena da olmazdı. Hiç böyle hayal etmemiştim evlenme teklifini, zaten hiç hayal etmemiştim.

Ne kadar zamandır böyle bekliyor karşımda. Sanki zaman durdu, herkes dondu. Emin olmak için “Erhan” diyorum. Başka bir şey söylememe fırsat bırakmadan “Seni çok seviyorum Melis” diyor. İsimlerimizi düğün davetiyesine yan yana hayal ediyorum. “Melis ve Erhan’ın mutluluğa adım atacakları bu özel günde sizleri de aramızda görmekten…” diye yazıyor. Mutluluk garantili bir evlilik vaadi… Hepinizi bu yalana şahit olmaya davet ediyoruz. Evlendikten bir yıl sonra birbirimizi yemeye, yuvamızı kurtarsın diye çocuk yaptıktan üç yıl sonra da birbirimize tahammül edememeye başlayacağız ama buna şahit olamayacaksınız. “Melis ve Erhan’ın birbirlerine zindan ettikleri hayatlarından kurtulacakları bu kara günde sizleri de aramızda görmekten…” diye başlayan cümleler davetlilere ulaşmıyor. Evlilik bir oyun gibi başlıyor sonra da Melisler ya da Erhanlar oyunu mutlaka bozuyor. Yüzükten yayılan pırıltı çabucak sönüyor. Ne yapsam? Şimdi “evet” desem sonra uygun bir dille anlatsam mı daha hazır olmadığımı? Neden herkes bize bakıyor. Neden bütün bu özel anlar herkesin şahitliğinde yapılıyor. Erhan’a bakıyorum. Alnında ter damlacıkları birikmiş, titriyor mu ne? Nasıl da heyecanlı. Yok, onu üzemem. “Evet” diyeyim sonra güzel güzel anlatırım daha erken olduğunu. Ağzımı iki elimle kapatıp çok şaşırmış ve çok mutlu bir şekilde “Eveeeeeet” diyorum. O “Evet”i sanki ben değil de içimdeki kadınlar korosu söylüyor. Sanki bütün hayatım boyunca bugünü beklemişim gibi bir “Evet” çıkıyor ağzımdan. Etraf alkış kıyamet. Sanırsın yüz yıldır kavuşamayan âşıklar kavuşmuş. Sarılmadan önce çaktırmadan ketçap lekesini de siliyorum. “Ben de seni çok seviyorum” diyorum. Yüzüğü parmağıma takıyor nazikçe, belli belirsiz bir öpücük konduruyor hamburger ve baharatlı patates kokan parmaklarıma, alkışlar içinde salonu, pardon fastfood katını terk ediyoruz.

Erhan’ın “She said yes” yazarak paylaştığı fotoğrafımız çok beğeniliyor. Bu yüzden yüzük hep parmağımda, her fotoğrafta hınzırca parıldıyor. O parıldadıkça ben ona daha çok tutuluyorum. Artık o kadar da küçük gelmiyor gözüme. Yüzüğün esiri oluyorum ve kendimi düğün hazırlıkları listesi yaparken buluyorum. Tüm bunları hiç farkında olmadan yapıyorum. Geceleri düğün perisinin kulağıma fısıldadıklarıyla uyanıp listeye yeni maddeler ekliyorum. Her şey kusursuz olsun, aman hiçbir şey içimde kalmasın diye Erhan’la çırpınıp duruyoruz. Sonuçta bir kere evleneceğiz. Düğün alışverişinde Erhan’ın annesiyle nevresim takımının rengi konusunda küçük bir tartışma yaşıyoruz. Kadın mavi sevmiyor, ben mavi isterim diye tutturuyorum. En sonunda kolumun altında pembe bir nevresim takımı ile çıkıyoruz mağazadan. Düğün perisi böyle anlarda ortalarda olmayı sevmiyor. Onun derdi kimsenin görmeyeceği nevresim takımları değil, herkesin görebileceği ihtişamlı bir düğün. “Her şey kusursuz olmalı sonuçta bir kere evleniyorsun.” diye fısıldayıp duruyor. Çaresizce teslim oluyorum düğün perisine, ne isterse yapıyorum. Erhan masraflara yetişebilmek için fazladan mesai yapıyor. Neredeyse hiç görüşemiyoruz. Bazen annesiyle evleniyor olabilir miyim? diye geçiyor aklımdan çünkü mobilyaları seçerken, ev ararken, gelinlik denerken yanımda hep o var. “Melis, Erhan ve Erhan’ın annesinin mutluluğa adım atacağı bu özel günde…” yazan davetiyeyi hayal ederken listenin en tepesinde kaybolup giden davetiye maddesini hatırlıyorum. Üzerinde uzun uzun düşünemediğim tek konu bu ve evet istediğim gibi olmuyor. Özel bir tasarımcıya yaptırmayı hayal etmiştim ama yetişmeyecek. Yerin iki kat altına indiğim bir matbaada alelacele birkaç model seçip Erhan’a yolluyorum. Yarım saat sonra mesaj yazıyor. “Sen bilirsin hayatım, hangisini beğendiysen o olsun. Ben çok yoğunum.” Erhan’ın annesi kırmızı kalpli olanı seçmiş bile. Hep hayaliymiş böyle bir davetiye ama o zamanlar yokmuş bunlar. “Eh, senin istediğin olsun.” diyorum. Düğün Perisi bu durumdan hiç memnun değil. Suratı beş karış. Ağzını bıçak açmıyor. Beyaz, simli kâğıt üzerinde iç içe geçmiş iki kırmızı kalp var. Erhan ve benim kalbim. Yanında belli belirsiz bir gelin ve damat silueti duruyor. Altında koyu puntolarla “Bu mutlu günümüzde sizleri de aramızda görmekten onur duyarız.” yazıyor. İkimizin ismi en üstte ve ortasında kırmızı bir kalp.

Kırmızı kalp Erhan’ın dudağındaki ketçap lekesine dönüşürken kendime geliyorum. Erhan karşımda, kırmızı kadife kutuyu sol avucunun içine yerleştirmiş, diğer eli kutunun hemen üzerinde, tık diye açıyor kutuyu. Beyaz yuvarlak metalin üzerindeki küçük taş ışıl ışıl ama Erhan’ın gözleri yüzükten on karat daha fazla parlıyor. “Aşkım, anneler günü için anneme aldım. Nasıl? Sence beğenir mi? Hayaliymiş kadıncağızın.” diye ağzını yaya yaya anlatıyor. “Allah belanı versin Erhan” deyip tepsiyi kafasına geçiriyorum. Yüzük ışıldamaya devam ediyor.

Nuray Elçin