“Sonum Başlangıcımdır”

Hobbit kitabının kahramanı Bilbo Baggins için “gitti ve döndü” ifadesi kullanılabilir. Gitmek kitabın kapağının açılışı, dönmekse kitabın kapanışı gibidir. Bilbo, bu hikâye ve sonrası için “sonum başlangıcımdır” da diyebilirdi. Bilbo’nun dönüşü ya da hikâyesinin sonu sandığımız kısmı ise Frodo Baggins’e düşen mirastır: yol ve macera…

Bilbo Baggins’in Frodo’ya bıraktığı miras dağların kalbinde bulduğu yüzükse bizim ilk atamızdan aldığımız ilk günahtır (original sin) ve bu üzerimizde tıpkı yüzük gibi her zaman başkalarından saklamamız gereken ve ortaya çıkmak için can atan karanlık yanımızdır. Peki, aslında ilk günah nedir? İlk günah bir keşiftir; çıplaklığın ve utancın keşfi. Hem Frodo’nun mirası hem de bizimki bir cezadır. Bir keşif sonucu Frodo ve dostlarının hepimizin imrenebileceği cennet benzeri yaşamı son bulur ve daha önce hiç görmedikleri coğrafyalarda zorluklar içinde maceralara atılırlar. İnsan için de bu böyledir. Âdem ve Havva yasak elmayı yemeselerdi ve çıplaklıklarını keşfetmeselerdi biz de belki bizim için “Shire” olan cennetimizde yaşamaya devam edebilirdik. Âdem ve Havva ne zamanki çıplaklıklarını keşfedip incir yapraklarına sarındılar ve tanrıdan utanmaya başladılar, o zaman başlarına büyük bir iş geldi: düştüler yola.

Anlaşılacağı üzere keşif aslında görmekle ilgili bir durum. Gören gözdür kâşifinki. Bu durumda şunu da unutmamalı ki görülen, kâşifin gördüğü biçimiyle çıkar ortaya. John Berger’in Âdem ve Havva için söylediği gibi, çıplaklık bakanın zihninde doğmuş oldu. Yani Havva tek başına çıplak değildir ya da Âdem; onlar birbirlerini gördükleri biçimiyle çıplaktır. Peki, ben şunu mu söylemiş oluyorum: Keşiflerin sonu kötüdür. Sanırım bu sorunun cevabı keşfedilene nerden baktığımıza da bağlı biraz. Bir kâşifsek heyecan verici olabilir fakat yeni dünyada bir yerliysek o zaman korkunç bir şeydir. Çünkü gören, der John Berger, aynı zamanda da görülendir. Keşfedilen de keşfeden de olayın içindedir. Kâşiflik tek tarafı olan bir kurum değildir. Bu durumda gördüğümüz ya da keşfettiğimiz de bizden bir parçadır; tıpkı Havva’nın Âdem’in kaburgasının bir parçası olduğu gibi.

Peki, Neriman’ın Yolu?

Birçok kurmaca eserin temeli yola çıkmak üzerine inşa edilir. Fatih-Harbiye romanı da pekâlâ bunlardan biri sayılabilir. Neriman konforlu ve huzurlu dünyasından hiç bilmediği bir dış dünyaya doğru yolculuğa çıkar. Tramvayla yapılan bu yolculuk her ne kadar bir saat kadar sürse de yolculuğun iki ucu iki farklı dünyayı temsil eder. Bu farklılık eserde şu cümlelerle vurgulanır: “Tramvayla bir saat sürmeyen bu mesafe Neriman’a Efgan yolu kadar uzun görünürdü ve Kabil’le New York arasındaki farkların çoğuna İstanbul’un iki semti arasında kolayca tesadüf edilir.”

Roman neredeyse iki tramvay yolculuğu arasında geçer. Başlarken Harbiye’ye giden Neriman finalde Fatih’e geri döner. Romanın sonunda Şinasi Beyin Gazali’den yaptığı alıntıyı göz önüne alarak konuşacak olursak Neriman’ın yolu Odysseus’un yoluna benzer. “Harp bitti. Maktuller harp meydanında yatıyor. Bütün çığlıklar, ıstırap ve kin çığlıkları sustu. Her beşeri kasırgayı takip eden sükût, bütün bu şeylerin ne kadar boş olduğunu ne iyi gösterir.” Harp bitmiş olsa da eve dönmek de ayrı bir çaba gerektirir. Evden ayrılış, mücadele ve eve dönüş. Evden (Fatih’ten) ayrılan Neriman’la eve dönen Neriman aynı kişi değildir. Savaş bitince Odysseus uzun yıllar eve dönmek için uğraşır, geldiğinde bambaşka biri olmuştur artık. Penelope’nin kocası Odysseus’u fiziksel olarak tanıyamaması da yolculuğun insanı ne kadar değiştirdiğini gösterir.

Karakterin değişimi için kronotopun bozularak düzenin bir düzensizliğe evrilmesi gerekir. Fatih-Harbiye romanında yaşanan değişim ise bir zihniyet değişimidir. Fatih, ölümün başucunda kurulmuş karanlığın erken bastığı bir evrendir. Burada akşamları helvacıların bağırışları ve minarelerden yükselen ezan sesi dışında sokaklarda sese rastlanılmaz. Neriman özellikle helvacıların seslerini menhus ve meş’um diye nitelendirir:

“Neriman bu seslerde annesinin ölümünü, bütün hayatında gördüğü ve duyduğu matemlerin hepsini, istikbalin sakladığı elemlerin hepsini sezdiren derin ve ruhun en muhkem, en mücehhez taraflarına bile bir anda giren keskin, bayıltıcı bir keder duyuyordu ve bu sesler bitip tükenmiyordu…”

Neriman’ın eleştirileri Fatih semtinin yekûnunadır. Mezarlıklar dahi eleştirilerden nasibini alır: “Allah aşkına bak! dedi, Yol üstünde mezarlık mı olur? Koskoca cadde… ortasında mezarlık… mezarlar arasında yaşıyoruz.” Bu semtte ölüm ve yaşam birbirine yazılmıştır. Ölümün varlığını her daim bilmek insana kendini de bildirir. Ölümün varlığını bilen insan bu dünyanın güzelliklerine karşı derin bir istek duymaktan kendini men eder.

Peyami Safa

Bütün bunlarla birlikte Fatih semtinin sosyal yaşamının mekânı konak içleridir. Her şey evin içinde kaldığı için kadının rolü burada büyük ve bellidir. İyi bir ev kızı olmak için mutfakta ve ev işlerinde kendini göstermek gerekir evvela. Neriman’ın vefat eden annesinin ne kadar kıymetli bir insan olduğunu vurgulayan Gülter onu şu cümlelerle anar: “Hanımefendi de ne kadındı! Siz küçüktünüz… Ah onu bir mutfakta görseydiniz… Ama ne temiz kadındı, ne titiz kadındı…” Neriman’ın ayrılmak istediği semtte bir kadının meziyetleri evin dört duvarı arasında kendini göstermelidir. Konak imgesi de tıpkı mezarlık gibi geleneksel yaşamın bir sembolü olarak kendini gösterir. Neriman’ın gözünden bakınca konaklar eski, her tarafı çarpılmış, saçaklarından çinkolar ve bazı tahtalar sarkmış ve itilse yıkılacak gibidir. Fatih’te sokak erkeklere ait görünür, Neriman bundan oldukça şikâyetçidir:

“Kendimden nefret ediyorum. Oturduğum mahalle, oturduğum ev, konuştuğum adamların çoğu sinirime dokunuyor. O fatih meydanının önünden geçerken meydan kahvelerinde bir sürü işsiz güçsüz, softa makulesi adamlar oturuyor. Biraz temizce giyindin mi insanın arkasından fena fena bakıyorlar.”

Görüyoruz ki romanın başında anlatılan siyah saten gömlekli, siyah başörtülü Neriman çoktan değişmiş ve başka dünyaları arzulayarak yola düşmüştür.

Eve Dönüş

Neriman’ın kültürel değişimi yaşadığı bölgeyi terk etmesiyle başlar. Beyoğlu’nun ışıltılı, renkli ve bol kokulu atmosferi onu kendisine çekmeye yeterli olur. Yaşadığı semtin insanlarını ve kendi çevresindekileri miskin bir kediye benzetir. Karşısına koyduğu semtte yer alan ve Neriman’ın imrendiği tarzda yaşamlarını sürdürenler ise diri, çalışkan, dinç ve uyanıktır. Bu durumda tercihini elbette uyanık ve dinç olandan yana kullanır. Fatih’ten bindiği tramvay işte onu bu dünyaya, Beyoğlu’na taşır. Burası oldukça çekici ve Avrupai bir yaşam biçimine sahiptir. Tanpınar, burası için şöyle der:

“Garp hayatının unsurları, taklit ve moda sayesinde gündelik hayatımıza girerler. Beyoğlu’nda umuma açılmış Avrupakâri müesseseler, terziler, manifatura tüccarları, tuvalet eşyası ve mobilya satan dükkânlar (…) Devrin gazetelerinde görülen ilanlar, her gün Avrupa’dan yeni bir modanın girdiğini gösterir.”[1]

Neriman için de yaşanılacak, mes’ut olunacak yer tam da şehrin bu tarafıdır. Fatih’ten, yıkık konaklardan, mezarlıklardan, erken kararan havadan, alaturka müzikten çok uzaktadır artık. Bu noktada bir Cemal Süreya dizesi Neriman’ın hisleri için uyarlanabilir: “Fatih’ten dünyaya doğru giden bir tramvaydayız.”[2] Fahriye ile Beyoğlu’na çıktıklarında bir ıtriyat mağazasının önünde içinden geçirdikleri de Neriman’ın Beyoğlu’na duyduğu hayranlığı gözler önüne serer:

“Burada her şey, rahat ve mes’ut insanların kullanmayı adet ettikleri eşyaydı; burası, aynı zamanda, bir insanın ne kadar mes’ut olabileceğini hissettiren imkânlara doğru açılmış pencereydi.”

Beyoğlu, Neriman’a hayal perdelerini sonuna kadar açma fırsatı da verir; Fatih’ten oldukça farklıdır. Ana caddelerde mezarlıklar yoktur, helvacıların değil cazbantların sesi yayılır sokağa. Modern mimariye sahip bu evler yıkık dökük konaklardan oldukça farklıdır. Beyoğlu adeta yaşamın ve dünya nimetlerinin merkezi konumundadır. Ölüm ötelenmiş ve yaşam burasıyla sınırlanmıştır. Bu sebeple burada insan hiç ölmeyecekmiş gibi eğlenir.

Beyoğlu’nda hava kararmaz, ışıklar her tarafı aydınlatır. Bununla birlikte Beyoğlu evin dışında olmak demektir. Mağaranın dışına çıkmak ilkel insandan bu yana heyecan vericidir. Fakat Beyoğlu’nda olmak, buranın ışıltısına kapılmak da Fatih semtinin insanları arasında hoş karşılanmaz. Neriman’daki değişim fark edilir bir seviyeye kadar çıkmıştır. Romanda Ferit’in ağzından mahallelinin konuşmalarını da dinleriz:

“Neriman’ın hali başkalaştı.”

“Mektebe gitmiyormuş, bir iki kere yalnız başına Beyoğlu’nda görmüşler, eskisinden daha iyi giyiniyormuş…”

Neriman arafta kalır; ne Harbiye onu kabul eder ne Fatih yeni Neriman’ı tam manasıyla sahiplenir. Bir tercih yapması gerekir. Rus kızının hikâyesi ve Macit’le tramvayda karşılaşması aslında onu oldukça etkiler. Eve, babasına ve Şinasi’ye dönmeye karar verir. Bu kısa maceradan yara almayarak dönmesi Neriman için bir şanstır çünkü Beyoğlu insanın yakasını öyle kolay bırakmaz. Esasında romanın bu şekilde sona ermesi, kurgu bakımından romanın zayıf karnıdır. Bu bitiş romanı handiyse bir kıssadan hisse formuna sokar. Bu da başka bir yazının konusu olsun.

Yazının başında belirttiğim gibi bazı hikâyeler gitmek ve dönmek üzerine kuruludur. Hobbit romanının kahramanı Bilbo Baggins gider ve döner. Neriman da günün birinde anılarını yazmak isterse hayatının bu bölümüne başlık olarak “gittim ve döndüm” yazabilir.

Ali Yağan


[1] Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İstanbul, 1988, s. 131.

[2] “Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız.” (Üvercinka adlı şiirinden)