Taşrada CAN SIKINTISI büyük harfle yazılır. Taşrada zaman öldürmek zordur. Oyalanacak bir şey bulamazsan o seni öldürür.

Hafta sonları taşranın bezik zamanı. Bezik oynayan (m)adamlar. (Beynim lastik top misali sıçrıyor. Masaya oturduğum adamların kaçı biliyor bu şiiri[1]:

“Ve bugün
Çepçevre oturduk masanın başına gene
Bezik oynadık Hilmi Bey –her gün oynuyoruz ya–

Hemen her Pazar ikindi vakti hekim, istasyon şefi ve avukatla kağıtların başına oturuyoruz, bu hafta rutin bozulacak. Ben şimdi trendeyim. Yola çıkmadan –uzun ve meraklı sorulara muhatap olmamak için– hekime bir telgraf çektim:

“Otlar çağırıyor. stop. Davet bir yazardan geliyor. stop. İcabet etmemek olmaz. stop.”

İstasyonda iniyorum. Biraz aradıktan sonra yapıyı buluyorum. Ön cephede görkemli bir illüstrasyon. Girişte davetiyeyi (kitabı) gösterip içeri dalıyorum.

Yapı odalara bölünmüş. Mekânda tek ses otların sesi, rüzgârın çırpıntılı bir denize çevirdiği otların. Bu ses kulaklarımda, tam 24 oda geziyorum.

Yapının gezme isteği uyandırması odaların adlandırılmasında başlıyor. Adlandırmalar metinlerden adeta rol çalıyor. Her bir oda yazara tutulan bir ışık aynı zamanda. Tüm odaları gezdikten sonra elinize bir kalem verseler, sakin bir köşeye oturup biyografisini yazabileceğiniz ipuçlarını barındırıyor. Çoğu metnin görsellerle desteklenmesi iyi bir seçim olmuş. Metni okuduktan sonra göz görselini de arıyor, o aramaya ihtiyaç duyuran metinler bunlar. Birbirlerini tamamlıyorlar. Yazının imkân verdiği ölçüde bazı odalar için tuttuğum kısa notları paylaşıyorum:

1 nolu oda, sözleşip fuarlarda buluşan kitaplar üzerine. Gitmeyenimiz yoktur belki ama bir fuarı bu kadar farklı anlatanımız var mıdır? Fuar dediğin büyük bir alan, kaybolmak işten değil. Yazar çağrışımın elinden tutarak önlemini almış.

2 nolu oda, iki teker üzerindeyken bizim çocuk aklımız ancak mahallenin sınırını aşmayı hedefe koyardı. Bisikletli iki seyyah ise basmışlar pedala üç yıl boyunca aşmadıkları sınır bırakmamışlar. Hâkim duygu kıskançlık tabii ki…

5 nolu oda, adını tam telaffuz etmeden bir şair nasıl anlatılır dersine giriş niteliğinde.

Odaların bazıları kendi iç yolculuğuma çıkmama da imkân tanıdı.

6 nolu oda, beni gaz sobalı çocukluğuma götürüyor. Hafızamdaki karalama defterine not alıyorum: ben de günün birinde gaz sobalı çocukluğumu yazmalıyım.

8 nolu oda, ödünç alınan kitaplardan yola çıkıyor ama şaşırtıcı bir yere getirip bırakıyor konuyu. Yazar bir davet yerleştirmiş metnin içine: “Kim yazar bu avare çırağın, filinta kalfanın hikâyelerini?”

Karakteri şekillendirmeye bile başlamış: “Çırak, ortaokul terk, biraz Jules Verne, biraz Kemalettin Tuğcu okumuş, tadı damağında kalmış…”

Buyrun, kalemine güvenen burdan sağlam bir hikâye çıkarır.

12 nolu oda, okuma odası. Yüksek sesle okuma, sessiz okuma üstüne bir yolculuk, günümüzden geriye doğru. Buradaki metin elimden tutup beni daha önce okuduğum bir metne götürüyor, yüksek sesle okumanın farklı bir örneğine:

19. yüzyılın ortalarında, Küba’da, “tütün fabrikası okutmanlığı” gibi tuhaf bir meslek baş göstermişti. Bu fikir, Küba’daki sigara ve puro fabrikalarında başka şeylerin yanı sıra kitap okuma uygulaması gazeteci Nicolas Azcarate’ye mal edildi. Kölelik karşıtı olan Azcarate, biteviye biçimde aynı hareketleri ve aynı işi yapmanın sıkıcılığını azaltmak için bir okur-işçinin, mesai sırasında diğer işçilere yüksek sesle kitap okumasını öneriyordu.[2]

Müzik sesleri, kâğıdın üzerinde kayan kalemin sesleri, konuşmalar geliyor bazı odalardan. Kapılarından başımı uzattığımda kimlerle karşılaşıyorum? Oda dolusu şair ve yazar. Şair ve yazarlar obası.

Pencereden rüzgârın sürüklediği dikenleri izleyenler, masa başında kitabının son düzeltmelerini yapanlar, kitabının çevirisine önsöz yazanlar, bir koltuğa gömülüp arkadaşından gelen mektubu okuyanlar, kendilerini taşıracak makaleyi okuyanlar, “Dil Oyunları” ile “Yeni (bir) Kuş Bakışı” deneyenler, savaştan henüz dönmüş, o dehşeti üzerlerinden atmak için kalemlerini yontanlar, sekreterlerine şiir dikte ettirenler…

10 nolu odada, dünyanın en büyük kütüphanesi kabul edilen Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi’ni bir kütüphanecinin rehberliğinde gezme şansına erişiyoruz. Kütüphaneye kayıtlı bir üyenin notları değil bunlar, üç haftalık bir hizmetiçi eğitime giden bir kütüphanecinin notları. O nedenle çok daha içerden bir gözlemin ayrıntılı notları.

İlhan Durusel

İlhan Durusel, konu çeşitliliğinde sınır tanımıyor. “Amacından uzaklaştığı çok yer oldu yazının, görkemin yarattığı coşku dilimi dolaştırır benim” dediğine bakmayın, deneme özgür bir tür, sınırlandırılamaz, sınır tanımaz. Bu kadar çeşidin yanına mimari de eklenebilir pekâlâ. Nitekim 4 nolu odada bunun bir örneğiyle karşılaşıyoruz: (Çanakkale) Erenköy Hastanesi’nin tarihi ve mimarının hikâyesi. Şimdi yerinde yeller esen bu hastaneyi iyi ki kayda geçirmiş yazar; hem metinle hem çizim ve fotoğraflarla. Bu sayede günümüze getirmiş. Belki burada yazılanları temel alan biri, bir belgesel çeker de unutulmanın derin kuyusundan çekip çıkarır bu hastaneyi.

Kalemi kağıttan çekip notları tamamlıyorum. Yapıdan ayrılırken neler geliyor benimle? Kitaplar, yazarlar, bisikletler, kuşlar, kütüphaneler, hastaneler, çocukluk… Yazarla okurun kesişme noktaları yani. Bu yapıda dolaşmaktan alacağınız keyfin katlanması böylesi kesişmelerin çokluğuna bağlı.

Durun, hemen dağılmayın. Unutmadan son bir söz: Tekrar geri geleceksiniz bu yapıya, tekrar dolaşmak isteyeceksiniz odalarında. O nedenle yapıdan çıkınca davetiyeyi bir yere fırlatıp atmayın. İyi saklayın, gerekecek. Benden söylemesi.

Melih Elhan


[1] Edip Cansever, Bezik Oynayan Kadınlar, Ada Yayınları.

[2] Valeria Luiselli, Dişlerimin Hikâyesi, Çeviren: Seda Ersavcı, Siren Yayınları.