Ahmet Karadağ

Yıllar önce üniversite sınavını kazandığım yaz odamda çözülmüş veya çözülmemiş onlarca test kitabı, soru fasikülü, defalarca kez okunmuş ve iyice hırpalanmış edebiyat kitaplarından oluşmuş dağ gibi bir enkaz annemin odaya her girmesiyle bende bir suçluluk duygusu oluşturuyor ve bu enkazdan kurtulmam için annemin homurtulu baskısına maruz kalıyordum. En sonunda mahallemizi külüstür pikabıyla haftada bir kez şenlendiren ve cızırtılı hoparlörüyle “eskici” diye bağırdığı zaman bütün evlerden gelen eskileri “değerinden” alan Hurdacı Hidayet abiye evdeki kitap enkazını okutarak kurtuldum. Çok iyi hatırlıyorum, Hidayet abiye şunu sormuştum, “Abi kitapların değerini neye göre belirliyorsun, mesela matematik test kitabıyla kimya test kitabı farklı fiyat mı, ya da okumalık kitapla test kitabının değeri aynı mı?”

Gülmüştü Hidayet abi gevrek gevrek, “Yok yeğenim,” demişti, “Aha şu kantar var ya, cinsi fark etmez kantara koydum mu kitabı, en ağır basan en değerlisi. O yüzden en değerlileri kalın olanları.” Ben de kucaklayıp kantara koymuştum tüm kitapları; iki tost, iki kolaya yetecek bir paraya kurtulmuştum kitaplardan.

Geçtiğimiz hafta edebiyat sitelerinin birinde bir romancıyla yapılan röportajla ilgili olarak attığım bir tweet’e gelen çok yoğun ilgi ve tepkiler başlıktaki soruyu tekrar gündeme getirdi. İsmi gerçekten hiç de lazım olmayan romancı –ki kendisini şahsen tanımam, muhtemelen iyi bir romancı olduğunu da düşünüyorum ama nihayetinde şahsından daha çok genel bir algıyı temsil etmesi nedeniyle tweet’imin konusu oldu– röportajının bir yerinde genç yazarlara tavsiye niteliğinde özetle şöyle bir şey söylüyordu: “Hemen büyük denize atlamayın, öykü yazarak kendinizi geliştirin, roman sonraki iş.” Ben de tweet’imde bu fikri “zavallıca” bulduğumu, öykünün romanın öncülü, basiti ya da kısası olmadığını söylemiştim. Epeyce bir tepki aldı yazdıklarım, öykücüler destekledi, romancılardan “eh yani ne var bunda, adam doğru söylüyor, öyküde bir pişin sonra romana geçerseniz!” gibi eleştiriler geldi.

Öyküyle uğraşan ve ilk kitabı öykü kitabı olan ama kendisini “öykücü” olarak nitelemeyen bir yazı emekçisi olarak her iki taraftaki aşırı tepkileri sadece “işine olan aşk” çerçevesinde değerlendirerek mazur görebilmek mümkün gerçekten. Ama yine de aşırı bir şeyler var bu tepkilerde ve bu yazıyı yazma sebebim de tam olarak bu. Elbette ki bu olayda öykücülerin tepkisi biraz daha haklı, çünkü romanı “büyük deniz” olarak gördüğünüz ve bu büyük denize atlamadan önce “öykünün sığ sularında biraz debelenmeyi” tavsiye ettiğiniz zaman bunda hafif bir küçük görme söz konusu. Bu da cevap hakkı doğuruyor öykücülere. Ama tam da bu noktada başka bir yanlışa savrulmadan bu cevabı vermek lazım. Öyküyü savunurken, tweet’e konu olan romancının düştüğü yanlışa düşmemek, öyküyü kutsamadan bunu yapmak lazım. Eğer öykü kutsanarak ve roman küçük görülerek bu yapılıyorsa bu da aynı büyüklükte bir yanlış olacaktır.

Yılardır çocuk hekimliği yapmaktayım. Bu yaşıma gelene kadar dâhiliyeci arkadaşlarımın hiç birinden, “Ahmet, biraz çocuk hastalarda kendini geliştir de sonra yetişkin hastalara bakarsın, çocuk ne de olsa küçüktür, sen onlarda muayeneyi öğren biraz, iyice piş de büyük hastalara bakmaya öyle başlarsın!” gibi bir tavsiye almadım. Dâhiliyeci arkadaşlarımın tamamı bilir ki, çocuk hekimliği dâhiliyeci olmaktan çok daha zordur; böyle bir tavsiye verirlerse komik duruma düşeceklerini bilirler. Ama bu zorluk çocuk hekimliğini daha önemli ve daha kutsal yapmıyor elbette. Bir işi güzel ve değerli kılan şey sadece o işin yapılış kalitesidir. Yüz metre koşucularına “sen önce biraz yüz metre koş da iyice olunca beş bin metre koşarsın” demek, fotoğraf sanatçılarına “sen biraz fotoğraf işinde piş de sonra film yaparsın” demek, kol saati tamircisine “önce bu kol saatlerini tamir etmeyi öğren sonra da büyük duvar saatlerini tamir dersin” demek ne kadar saçma ve “zavallıca” bir öneriyse bir öykücüye de “sen biraz bu sığ sularda yüz, öğren bu işi, sonra romanın büyük denizlerine açılırsın” demek de aynı ölçüde saçma ve zavallıcadır.

Bir edebiyat eserinin değerini belirleyen şey tür değil, niteliktir. Nietzsche’ye göre “hayatın acı gerçekliğinden ve dünyanın çilesinden insanı koruyacak yegâne sığınak” olan edebiyat hangi formda bu işlevini başarmaktaysa güzel olan, kaliteli olan ve değerli olan odur. Eğer kitapların değerini Hurdacı Hidayet abi gibi kalınlığıyla ve kantarda bastığı ağırlıkla ölçecek olursak işte o zaman diyebiliriz ki roman öyküden daha değerlidir.

Ahmet Karadağ