Sonda söyleyeceğimizi başta yazalım: Anlatmayı Çok Düşündüm, tam anlamıyla bir gençlik romanı. Genç Timaş etiketiyle çıkan çalışma, yayınevinin “gümüş romanlar” şemsiyesi altında yer alıyor. Şemsiye demişken, hava kapalı ve yağmurlu değil. Nehir Aydın Gökduman’ın zihninden kâğıda süzülenler pırıl pırıl, günlük güneşlik şarkılar gibi.

Pandemiden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı

Otuz bölümden meydana gelen anlatı, “Bir Şeyler Eskisi Gibi Değil” başlığıyla açılış yapıyor. Burada biraz düşünün bakalım, hayatınız hangi olaydan sonra eskisi gibi olmadı? “Covid-19 salgını” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, doğru cevap! Bakın yazar, nasıl kuruyor cümlelerini:

“Pandemiden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak demişlerdi, dedikleri kadar varmış. Bir yıl sonra okulun açılmasıyla bizim sınıf mevcudu otuz beşten yirmi yediye düştü. Sekiz kişi ailelerinin başka yerlere taşınması nedeniyle okuldan ayrılmış. Buna pek sevinemedim. Çünkü içlerinde gerçekten sevdiklerim vardı. Peri, Raci, Mustafa, Reyhan ve diğerleri… Gittikleri yer ve şu anki yaşamları konusunda bir bilgimin olmaması da ayrı üzücü. Gerçi bu sürpriz olmadı. Önce eve kapanıp durduğumuz o günlerde EBA’daki derslerde teker teker eksilmeye başladılar. Okul açıldığında da sıralarının boş olduğunu gördük.”

Ne kadar da tanıdık sözler, tecrübeler değil mi?

“Annem kitap editörlüğü yapıyor”

Kahramanımız Asya, arkadaşlarının ruh dünyasına (belki de çevresindeki herkese karşı) çabuk dalabilen, onların kelime seçişleri, jestleri ve mimikleri üzerinden dalgıçlık yapan biri. Bu arada şu sahne yazarın kendine bir selamı gibi, belki de kendisine tuttuğu bir ayna olmuş, oldukça sempatik:

“Anahtarımla kapıyı açıp eve girdim. Annem her zaman benden sonra gelir. Annemin evimizle işi arasında yarım saatlik bir mesafe ve günde dokuz saati bulan bir mesaisi var. O, kitap editörlüğü yapıyor. Kendimi bildim bileli aynı işte çalışıyor. Yayımladıkları her çocuk kitabının bir baskısını da eve getirdiği için evimiz tam bir kitap cenneti.”

Anne ve Baba: İki Yabancı

Yazar, kurgusunun içinde bazı güncel problemleri, kimi trajedileri okurun gözüne sokmadan, metnin olağan akışı içinde, ustalıkla vermiş. Mesela çocuklar için travma olduğu söylenen boşanma meselesini Asya’nın ağzından bir çocuk bildirisine dönüştürmüş. Mutfakta, anne-kız kuşbaşılı pide yerken konu Asya’nın babasının Paris’teki kafesine, aslında doğal olarak babasına gelir. Annesi, pek tabii sinirli bir biçimde, “Bize ne bundan?” diye söylenir. Şimdi, sıra kahramanımızda, bakın nasıl konuşuyor:

“Babamdan söz açılınca annemin böyle çıkışlarına alışkınım. Biliyorum konuyu anlamsız yere uzattım. Bir zamanlar evli olan çiftler, boşanma davaları sonuçlanır sonuçlanmaz bir daha birbirlerinin adlarını bile duymak istemiyorlar. Ben henüz iki yaşındayken boşanan annem ve babam o günden beri birbirine iki yabancı! Sanki öncesinde hiç evlenmemiş, iki çocukları olmamış gibi birbirlerinden habersiz yaşamayı seçmişler. Ayrılma nedenlerini sorduğumda, şiddetli geçimsizlik olduğunu söyledi annem, mahkemedeymişiz gibi. Ne demekse bu? Geçinmelerinin dünyada imkânı olmayan, taban tabana zıt bu iki insan birbirinden derhal uzaklaşmalı mıdır? Babamın ta Parislere gidip de çocuklarını arayıp sormaması için geçerli bir mazeret sayılabilir mi? Her neyse o ailevi Big Bang patlamasından sonra ben ve abim annemin yanında kalmışız. Kendimi bildim bileli biz hep üç kişiyiz.”

Üstümüze düşeni er ya da geç yapmak gerek!

Anlatmayı Çok Düşündüm, Asya’nın Fransa’dan Türkiye’ye gelen arkadaşları Lina ve Alin’le hep birlikte Paris’e giderek babasıyla ilk kez tanıştığı sahneleri içeriyor. Spoiler vermemek adına yazarın oldukça duygusal bir betimlemeyle anlattığı bu anları sizle baş başa bırakıyorum. Bu arada yazar, kurguda flaş bir şey yapıyor: Toplumsal hayatın yüz karası olan tacize Lina’nın yaşadıkları üzerinden dikkat çekiyor. Zaten kitabın adı tam da burada açığa çıkıyor. “Anlatmayı Çok Düşündüm” bölümüyle başlayan, “Nehirlerin Önündeki Bentler”de devam bu iç sızısı, oldukça travmatik bir durum. Yazar, kadınların yaşanan taciz vakalarında nasıl da çaresiz kaldıklarını cümleleriyle âdeta ilmek ilmek işlemiş. Şu paragraftaki hiçbir şey yapamama hâli, nasıl da resmedilmiş: “O kişi şu an sokaklarda elini kolunu sallayarak geziyor Asya.” “Olamaz!” diye bağırdım. “Polise ihbar etmediniz mi?” “Ettim. Olayı yaşayan tek kişi olarak. Arkamda yalnızca ailem vardı. Görgü tanığı olmadığı için mahkeme ilk celsede düştü.” İçimde kabaran isyan dalgasıyla bağırdım: “Jasmin gördü ya! Ondan iyi tanık mı olur?” “Arkadaşım tanık olmayı reddetti. Böyle bir davanın içinde ismi geçsin istemedi.” “Ama aptallık bu! Resmen dostluğunuza ihanet! Neden böyle yapmış olabilir?” Bu soruların cevabı da hayat kadar trajik, bunu ilerleyen satırlarda anlıyorsunuz zaten.

Evet, anlatı, “Muhteşem Dönüş”le sona eriyor. Böylesi sımsıcak bir gençlik romanının okuyucuyla buluşmasına vesile olan editör Merve Okçu’ya ve kitabın yazarı Nehir Aydın Gökduman’a teşekkür ederim. Son olarak motto olabilecek şu cümlenin ışığı altında yazıyı sonlandıralım: “Bazen önemli şeyler için gecikebiliriz ama önemli olan üstümüze düşeni er ya da geç yapmaktır değil mi?”

Sevim Şentürk